|
Kapıda dururken gelip geçen insanlara bakarım hep. İnsanlar hep mutsuz, gülen yüzler ani gelip geçer kuru tebessümler. Tıpkı kalenin taşları kadar soğuk yürekler. Eskiden bin gayret ve yürekle kurulmaya çalışılan köprüler, şimdi çürümeye terk edilmiş. Her yanda yarım ve yıkık köprüler. Bazıları o kadar çok tahrip edilmişti bir daha asla geri onarılamayacak belkide. aşağıda hala inatla köprü yapmaya çalışan gayretli insanların sesleri duyuluyor. Demek Pandorra'nın masalını okumuşlar. Surlardan havalanan on kadar beyaz güvercine baktım. Güvercin umuttu, saflık ve sadelik. Belki ilk müjdeci, ta ki Hz. Nuh'un gemisinden uçup karayı haber verdiği gibi. Belki bir barış, iç huzurun temsilcisi. Darra nehri ne kadar koyulaşmış, rengi belli belirsiz. Yaşam nehri sanki taşadığı ağır kötülüklere dayanamamış, derinliğine rağmen. Koyu siyah vakur akar durur.
Cuma, 23 Eylül 2005
Ne kadar zaman geçti bilinmez, en üstteki elinin parmakları kıpırdandı önce. Uzun kalın kemikli el, yavaş hareketlerle bir kavis çizerek zırhın meşin bağcıklarına tutundu. Gümüş renkli zırha, içeri göçürürcesine batan oku son gücüyle kavradı. Ucu geri kıvrık ok hışırtıyla yerinden söküldü, ama çıkmadı. Haykırışı o kadar güçlü oldu ki, yeni doğum yapmış anneler bebeklerine sarıldığında, surların ucundan karanlıklara kuşlar havalandı. Yağmur durmuş; yerdeki su birikintisi bile titredi. Ok kırıldı kırılmasına ya, ucu içinde kalmıştı artık. Tek çare yarıp çıkarmak mı? Çıkmayan bir ok o kadar acı verir ki her kıpırdanması ayrı bir acıdır. Derin bir nefes aldı ve dudaklarını ıslattı. Deri kaplı yüzük takılı parmakları birbirine kilitlendi. Sonra; sonra vurdu okun kırık ucuna, tıpkı yıldırım gibi ani ve güçlü. Acı benliği geçti, ama beyin hissetmeden zaman eğildi büzüldü...durdu, bulandı..... Üst dudağı titrek bir şekilde yukarı kalkıp, başını aya çevirdiğinde öyle düştü, bir çuval gibi sırtüstü. Artık tek kıpırdanan, elinden kurtulan kılıcın iki yana sallantısıydı. Ardından karanlık oldu, gece, geceyi kucakladı, ay başını eğdi.
|