|
TB2NMR tarafından yazıldı.
|
|
Perşembe, 15 Ekim 2009 10:20 |
|
Elindeki ağır ve uzun kılıcın ucu dik olarak toprağa gömülmüş, elleri kabze üzerinde üst üste konmuş duruyordu. Damlalar, paslanmaz çelik üzerinde birbiri ile yarışırken. Muhafız yorgun bitkin ama ayakta, kısık gözlerle uzaklara bakıyordu. Uzun ıslak saçları gözlerinin önüne düşmüş, ay ışığı göz bebeklerinde. Pazartesi, 26 Eylül 2005 Akbabalar.... uzun boyunları ve kel başlarıyla acele etmeden sakin ve sinsice dönüp duruyordu. Mavi gök, sarı toprak. İki parlak güneş öğle vakti birleşti. Sis perdesi aralandığında donuk gözler ve susuzluktan patlamış dudaklarla öylece bakıyordu, ama hiçbir anlamı olmayan bakışlarla. Olan bitenleri hatırlamaya alıştı önce ama nafile, göz kapaklarını bile oynatamadı. Ağırlık, çok fazla ağır geri kapandı. Kötü kabustan canhıraş bir haykırışla ayağa fırladığında eli hemen kılıcını aradı. Durdu etrafına baktı kimsecikler yoktu. Ne karanlıkların lordu ne geniş kanatlılar. Neyseki bir hayalmiş diye gözlerini yumduğunda, ayaklarının altındaki toprağın titrediğini hissetti. Bu oydu. Etraftaki serinlik ve garip koku onu temsil ediyordu. Kılıcını sımsıkı kavradı ve bir anda gözlerini açtı. Göz göze geldiler. Toprak o kadar sallandı ki, ona mı yoksa kendisini çağıran Saray Muhafızı denen sese mi odaklanacağını bilemedi. Küçük kız korkudan rengi atmış bir şekilde ona bakıyordu. -Neler oldu? Nereye gitti? -Bilmiyorum muhafız! Kimden bahsediyorsun? Sen hiç bir yere gitmedin ki, sanırım bir an rüya gördün, seslendim... seni sarstım ama beni duymadın, sana bir şey olduğundan korktum dedi. En son bağırdığımda gözlerini açtın" dedi.
|