|

Gözüm takılmıştı üstünde duran açık sarı elbisenin askılarına. Sanki bir kuğu zerafeti gibi omuz üstündeki o yay çizişi.
Biraz daha dönünce elbisenin epey dekolte ve özenle hazırdığı belli oldu. Ön yüzdeki o tek çizgi, tüm hüzünlerin üzerine çizilen bir beyaz çizgi sanki.
"Ama sence biraz kısa değil mi etekleri, yani ne bileyim, yakışır elbette sana ne giysen; çul bile dantel olur üzerinde hani ya, başka gözlerin bu güzelliğe bakmasına kıyamam, senden saçılan tüm ışık benim olmalı."
"Neden hemen surat asıyorsun ki hemen. Sevmem fikrimi söylememe engel mi? Neden susuyorsun? Peki konuşma sen, kızdın yine."
Tezgahtar niye bakıyor ki öyle garip garip, insan eşinle konuşamaz mı vitrindeki mankene bakıp. Garip bu insanlar. Yoksa sen kızgınlıkla gidip köşede durduğun için göremeyip kendi kendime konuştuğumu sandılar.
....
Tek bir kelime bile etmeden yürüdük gittik, o uzun sokağı, eve gelene kadar......
........... Ertesi sabah:
-"Günaydın Münevver Anne, bu gün her zamankinden daha tatlısın biliyor musun? Güzellik uykusu yaramış sana. Bak yalan değilmiş, sabah güneşi güzele vururmuş, ve sen gözlerini kamaştırıyorsun" dediğimde;
- "Ah ! sen yokmusun sen, sabah sabah yine iki laf sokuşturuverdin gene kulağıma, güldürdün beni deli oğlan" dedi.
Hep böyledir Münevver Ana. Her sabah ondan bir gonca gül alırım en kırmızısından , buket değil canım hani şu cebe girecek kadar tam açılmamış tek dal olanlar var ya onlardan işte.
Neden mi? Koynumda saklaması kolay olduğu için, ordaki ateşle besleyip sahibine verene kadar solmaması için. Kalp ve gül; bir güzel yaslanıp dertleşirlermiş o zaman.
Gül o kadar yumuşaktır ki, kadife gibi teniyle onun cazibesine dayanamaz ve kalp döker içini. Gül dinler, dinler....gül ağlar, gül susar. Kimselere diyemez derdini de , ancak kendi yapraklarına dağıtır. Almak ister tüm acıları kalpten, ama aldıkça kızarır, kırmızılaşır. O yüzden gül hep kırmızı kalır. Ne zamanki uzaklaşır kalpten, rengi solar, kuruyup gider, tıpkı eski aşklar gibi.
Bazen boyası kazınmış bir park bankının yanına düşmüş, bazen de bir otobüs durağının köşesinde. Ceketimin iç cebindeki ıslaklığın gülün içinde beketildiği sudan olduğunu bilmeme rağmen, hep onun gözyaşlar olarak düşünürdüm ben, hala da öyle nedense.
-"Hulusi bey amca hayırdır bu sabah erken açmışsın dükkanı? İlk günaydın benden olsun, günaydın."
-"Günaydın yeğenim, eh biraz öyle oldu, bu gün yurt dışına gidicek bir çiftin düğünü var, zamanları darmış erkenden aradan çıkaralım demişler, damat traşı falan işte. Sevincelik şeyler bunlar, mazur görmek gerek. Senin de saçların uzamış artık gözümden kaçtı zannetme, bir ara gelde laflayalım hele azıcık."
-"Haklısın ,hadi kolay gelsin"
İş yerimde kahvemi yudumlarken en sevdiğim şey, o kağıt kokusunu içime sindirerek gazetemi okumaktır. Baktım da bu sabah yine bir sürü acı haber, söylesenize kuzum siz hiç iyi ve mutlu haber yazmazmısınız, bu ülkede hiç mi güzellikler yok? Al bak yine bir cinayet, bir tane daha. Neler oluyor bu millete anlamam. Sebebe bak;
-"Eşinin ilgisizliğinden bunalan genç, gece evi yaktı, ikisi de feci şekilde can verdi."
Ne kadar acı bir olay ve gerçek, tıpkı hayat gibi. Zaten bu da o hayatın dışa açılan pencerelerinden biri değil mi sadece. Bir an aklım takılmış olacak ki düşündüm onları.
Evlenmişlerdi bir zamanlar. Evlilik bana göre sevginin çarpışma noktası gibidir. Son hızla birbirine sürükler insanları, aynı amaç aynı duygu olabilmek için. Artık öyle bir noktaya gelinir ki, tek yürek, tek bir kalp gibi olmak ister insan. Çağlayanlara karşı koymak ne kadar zor ise, bu hızlı rüzgarı durdurmak o kadar da güç.
Demek ki sevgi çarpışmış ve etrafa dağılan mutluluk bulutunda huzur bulmak istediler. Hani o sevginin, aşkın mutluluğun pembe bulutları var ya. Bir nefes bile almak sanki Cennetin arka bahçesindeymiş gibi hissettirir insana.
Ne oldunuz da böyle oldunuz peki? bulutu besleyen damarlar mı tıkandı, tıkandıysa şimdiye kadar bunu nasıl göremediniz, nasıl farketmediniz? Yoksa farkettiniz de üstün körü geçiştirdiniz mi? Yoksa sırf sevgi için bir şeyleri görmezden mi geldiniz, bu gerçek sevgi miydi peki? Sevgi zoraki katlanmak mı? İlgisizlik mi, bu tek taraflı mı olur? Nedenlerini araştırma gereği bile duymamış demekki, rafine bir tuz gibi örmüş sevgisini. Ya da belki hiç kendine sormuş mu acaba " ben hatalı olamam mı"
Dün hayatta iki ayrı kulvarda bir başımıza koşuyorduk. Oysa şimdi iki kişi kol kola girerek koşmak zorundayız. Elbet arada tökezleyeceğiz, hızlarımız, koşu türümüz farklı olacak. Ama zamanla aynı ayağı atmayı, destek olmayı, yavaş gidene göre hızımızı ayarlamayı öreneceğiz.
Sevgiyi kimse öğretmedi bize, kimseye bakarak aşık olmadık, "seni istiyorum" demedik. Ama nefreti insanlardan, sonradan öğrendik biz. Acaba hangisini daha çok kullandık. İçimizden geleni mi, öğrendiğimizi mi?
Bence ikincisinin kurbanı oldular. Yazık, oturup konuşmak varken, bir çözüm yolu aramak, beraber direnmek varken bu kaçış, hem de en acizane olanı seçmek. Biz sevgimizi anlatma özürlüyüz aslında, "seni seviyorum" demek bile hele ki başkalarının yanında, bir utanç sebebi. Ama pekala kızgınlığımızı kimsenin ayıplayacağını düşünmeden yapıveririz nedense.
Ben bunu hep şişmanlığa benzetirim. Kilo aldığımızı farkettiğimizde, panik halde zayıflama telaşına kapılırız ve diyet reçeteleri birbirini kovalar.
Sadece bir anlık düşünsek bile, bu kiloları ne kadar uzun sürede aldığımızı ve en sağlıklı geri vermenin de aynı süre kadar zamana yaymak olduğunu bulabiliriz. Her gün banyoda, traş olurken, makyaj yaparken, önünden geçtiğimiz vitrin bile bize, kilo aldığımzı söylüyordu oysa. Bunu farketmemek, belki de işimize geldi, ya da bir şey olmaz diyerek kendimizi kandırdık.
Gazeteyi okumaktan vazgeçtim, masam dolu olduğundan çekmeceme koymak için açtığımda, tam bırakırken vazgeçtim. Oradaki bir sıcaklık durdurdu beni. Böyle acı haber ve hüzün dolu bir gazeteyi, senin aşk dolu, mutluluk dilekleri dolu bana yazdığın ilk sen mektubunun üzerine kyamazdım elbette. Batıl inanç mı? Batıl ya da atıl, buna bile müsadem yok işte. Toz konduramıyorum aşkımıza.
Gün içinde hiç olmazsa bir kere baktığım mektubunun bir ucu artık yıpranmış zarftan çıkmış, solmuş mürekkepli yazıların görünüyordu. Yazını görmek bile heyecan verici, seni anlatan bir nakış gibi. Gönlüme işlenen ve hiç sökülemeyecek bir nakış, ipliği saygı, kumaşı sevgiden.
Şefimin sabah odasında yaptığı toplantıda onu dinlemediğimi farkettiğimde, seni ne kadar özlediğimin farkına vardım yine. Bu gün farklıydı dünden ve yarından.
Gelir gelmez numaranı çevirdim , ama son anda kapattım. Saatime bakmadan pervasızca erken saatte aramışım. Kim bilir ne güzel uyuyorsunuzdur geniş yatakta, güneş hafiften içeri dolmaya başlamış, bir kolunda Arzu, bir kolunda Sevgi.
Arzu ve Sevgi bizim ikiz kızlarımızdır. Yaşadığımız aşkın bir yansıması gibi isimlerini de öyle koymuştuk. Madem onlar bu aşkın meyveleri, o zaman bizi bir arada tutan değerleri onlara vermiştik isim olarak.
Ve sen ! Tıpkı gerçek manada sevgi ve arzuyla kucak kucağa yatıyorsun yokluğumda. Uyku sersemi atlamışlardır yanına, benim ben çıkarken kapının günrültüsüyle. Bir örnek pijamalı hallerine bayılıyorum onların, hele kolları uzun gelmesine rağmen öyle inatla onları giymiyorlar mı, eh işte!
Minik yaramazlar, sanırım sabah onları öperken bana numara yapıyorlar. Çünkü geçen gün onları öpüp, çıktımda bir an baktım da gülümsüyorlardı muzip muzip. Tahtım sallantıda olmasın sakın, yerimde gözü mü var onların yoksa? Kendi kendime güldüm yine bak işte.
Neredeyse saat 11'e geliyor, umarım ikizler o rahatlıkla okula geç kalmamışlardır. Benim bazen geç kaldığım gibi. Neyse, parmaklarım her gün aynı işi birkaç kez yaptığı için tuşlara bakmadan çevirdim numarayı.
-"Neden açmıyorsun bir tanem telefonu? bak üçüncüye çalıyor". Ah neyse açıldı işte, yüzüm güldü bile bak.
-"Merhaba bi.. bi.. bir tanem, günaydın. Sabah kızları okula götürmeden önce aradım seni ama toplantıdaydın sanırım telefonu açmadın. İkizleri okula bıraktım ve şu an Müzeyyen Teyze ile kimsesizler yurdundayım. Hani dün aldığım paketi kime götüreceksin diye sormuştun da ben de söylemeyip �bir arkadaşıma" demiştim. Bu paket onlar içindi. Yan yana dizilmiş onlarca karanfil vardı. Bir gün evimizde beklettim ki, bizim aşkımızın sevgimizin kokusu sinsin diye. Biliyormusun aşkım burada gözlerim doldu, yüreğim deli pervane çarpar durur. Biz de böyle mi olacağız bir tanem, ya birbirimize doyamadan geliverirse bu yaşlar. Ben ne yaparım, doyamam sana. Canım benim seni kocaman öpüyorum, akşam gelince anlatırım burasını sana. Şu an hala ağlamaklıyım. Biliyorum sen nefret edersin ağlamamdan ama oldu işte özür dilerim., hadi baş baş . Sani seviyorum ve kocuman öpüyorum. Merak etme, rujum iz yapmayanlardan Haha ha....... . .................
-"Diğer mesajlarınızı dinlemek için bir tuşuna basın" diyen o donuk , ruhsuz ve mekanik sesle kendime gelebildim ancak. Dogum günü aldığım cep telefonunu kazayla düşürüp kırdığından beri bir daha cep telefonu almamıştı, parçaları hala durur öylece. Çalışmasa da senden gelen bir hediye diye atmadı.
Arayacağımı bildiği için evin tele sekreterine not bırakmış. Bitiyorum bu kadına ya beni hiç merakta bırakmaz. Ne kadar duygusal. Daha yaşımız genç, ama o yaşlılıkta sevgiye doyamayacağını düşünüyor. Doyacağız merak etme gül goncam. Bu sevginin buna gücü var hep olacakta, yeter ki sen hep yanımda ol. Bir tatlı sesin bile olsa, yeter bana.
..........
Biraz geciktim sanırım. Saate bakma gereği duymadım, bu gece bizim gecemiz özel gecelerde hep saatler durur demiştin hatırladın mı? Geldim işte yanına sevgilim, ben geldim. Uyuyormusun?
Eh! tabi uzun ve yorucu bir gün oldu, kimbilir ne kadar çok çalıştın sen de. Sen rahatına bak hiç önemli değil. Güllerimi ve her evlilik yıl dönümümüzde sana yazdığım mektubu yatağının baş ucuna bırakıyorum. Sabah erken gideceğim, sen uyanmadan. Nasıl olsa hep benimsin var uyu sen.
Uyanınca okuyacaksın zaten, bu daha heyecan verici değil mi? Ben varken zaten öpüşmekten okuyamaz ve boşa giderdi mektup. Ha! unutmadan, belki ikizlerimiz sabah farketmeyebilirler, onların da baş uçlarına birer minik zarf bıraktım, içlerine de birer papatya. O kadar tatlı uyuyorlar ki bir görsen. Sen söylersin artık. Biliyorsun bunu nasıl sevdiklerini, sana çekmişler ne de olsa. Şimdi uyu, ben de yanına uzanacağım elbiselerimle üzerindeki yumuşak pikeyi açmayayım, uykun kaçmasın.
Saat gece yarısını çoktan geçti, dışarıda öyle bir yağmur var ki sorma gitsin meleğim. Sanki gök yarılmış da tüm dünyanın acılarını temizlemeye çalışıyor. Korkma sakın duyduğun gürültü onların çığlığıdır .
Sen üşümüyorsun değil mi canım? Kızları merak etme onların da yanlarına yattım bir müddet, dünya umurlarında değil, ikisi de kendinden geçmiş , babalarının kokusunu verdim onlara, kötü düşler görmesinler diye. Çocuklar bunu hissedermiş biliyormusun?
Artık kalkmalıyım, güneş doğuyor ve işe gitmem gerek. Gidip bir traş olayım hem. Görüşmek üzere canlarm.
Traşımı olup, duşa girdim. Binlerce su taneciği bütün elektriğimi alıp gidene kadar suyun altnda öylece bekledim. Saçlarımdan gözlerime, oradan dudaklarıma akıp gidişi, sonra tüm bedenimi ıslatıp kaplayışı. Keşke hep sevgiler de böyle kaplasa bedenimizi, ama su gibi kurumasa. Keşke, bütün olumsuzluklar ayaklarımın dibinde akıp giden bu çamurlar gibi aksa da hayatımızda bu fayanslar gibi bembeyaz bir sayfa açılsa.
Islak ve çamurlu elbiselerimi makinaya atıp, ardından giyindim. Ceketimin cebinde duran sırılsıklam gülü yatağımızın baş ucundaki güneş gören sepete bıraktım yine. Sanırım yeni bir sepet daha almam gerek Bak bu da doldu.
Aynada kravatımı bağlarken sanki boğazım da o kravat gibi düğümlendi. Aynanın her yanına yapıştırılmış onca resime bakarken. Dün gece çok güzeldi canlarım, hiç üşümedim yanınızda, bakmayın hapşurduğuma siz, toz kaçmıştır sadece boğazıma ondandır.
Biliyormusunuz ? Mezar taşlarınız da tıpkı yokluğunuz gibi soğuk ve donuk. Ama toprağınız hala yüreğiniz gibi sıcaktı. Dudaklarımı değdirip öptüğümde kokunuzu duydum o yağmurda. Mezarın kenarına uzanarak mezar taşlarınıza sarılıp biraz kestirdiğimde özellikle. Sanki mermer değildi dokunduğum, üşümedim bi tanem hem de hiç. Dokunduğum anda bir ten oldu sanki, onunla sevinle ısındım, sen hissettin mi bir tanem?
5 yıldır yaptığım gibi yine bir başıma kaldığım evden çıkmadan önce, senden bana kalan son hatıra telesekreter mesajın başa sardım, yine arayacaım saat tam 9,30 da orada ol emi sevgilim, kalbimin sende kalan yarısı. .........
-"Sana kaç kere ıslak saçla çıkma demedim mi ben kerata" diye kızdı, Hulusi amca bana.... gülümseyip geçtim yanından.
İş yerimdekiler yine o garip ve acımaklı bakışlarla baktı bana. Artık biliyorlardı her yıl önümümüzde nerede sabahladığımı. Asıl ben onlara acıyorum. Ellerinin altındaki sevginin kıymetini bilmeden yaşadıkları için, varken gidip sarılmadıkları, aramadıkları için. İçtenlikle �seni seviyorum� demedikleri için. Ben seni sensizlikte bile sevmeyi öğrendim, hayallerinde buldum mutluluğu ama onlar gerçeğinde bile yakalamamış, siz kendinize bakın, sevdiğini sanan biçareler, çünkü ben hala aşığım.
Hulusi amcanın sabah dedikleri geldi aklıma. Ve dedim ki kendime, "Beden bırak üşüsün, yeterki kalpler ıslanmasın üşümesin, sevgiyi tutsun içinde, kendi suyuyla yetinmeyi bilsin, sevgi tomurcukları daha bir güçlü açacaktır o zaman. Hiç solmamacasına hem de."
Günlüğüme açıp, bir iki satır karaladım titrek ellerle....
Evliliğimizin ve yokluğunuzun tam beşinci yıl dönümü bu gün.
En güzel ve en çok hatırlayacağım yıl dönümümüzün bir kaza ile kabusa döneceğini nereden bilebilirdik ki, değil mi bir tanem? Oysa şimdi aynı günü, acı ve sevinci aynı anda yaşamaya mahkumuz. Benim olduğun o ilk gün, senin ve kızlarımın ellerimden kayıp gittiğiniz o gün sevineyim mi üzüleyim mi, sen söyle..
Bir tanem, ikizlerim.
Biliyorum çok özlediniz, tıpkı benim içimdeki ateş gibi ayrılık yakıyor içinizi. İstesem şu an da gelebilirim yanınıza. Gelmiyorsam sanmayın ki sizi özlemedim, sanmayın ki burnumda tütmüyorsunuz. Ama nedenlerimi söylemiştim size. Bu acizlik, hem de en büyük günah. Biliyorum orada herşey sonsuz. Sevgimiz de, ama bunu yaparsam sizi göremem, ayrı yerlerde oluruz. Bazen gel dediğinizi duyuyorum, özellikle sıkıntılı uyuduğum gecelerde, korkulu rüyalarımın arasında ağlayarak uyanırken.
Sizi bir an görmek için bile olsa, tüm Cehennem alevlerini göğüslemeye razıyım oysa. Ama ben sizi bir an değil sonsuza kadar istiyorum. İkinci bir ayrılığı kaldıracak kadar gücüm yok artık. Bedeni olarak kalmalıyım burada, birilerinin bu büyük sevgiyi, bu aşkı geride kalanlara anlatması gerek, bilmeliler hala bu dünyada böyle sevenlerin olduğunu, ölümün sevgiyi bitirmediğini, yokluğun buna engel olmadığını.
Keşke demeli insanlar, keşke böyle sevebilsek. Nasıl diye birbirine sormalılar. Buradaki anılarınıza bile doyamadım ki hala, bırak izin verin kalayım biraz daha. Ne kadar bedeni yaşayan bir ölü de olsam. Hayat otobüsü bu, bilet almadığımız, tıpkı ne zaman bineceğimizi bilmeyip, ineceğimiz zamanı da bilmediğimiz gibi. Bir gün şoför bana diyecek ki, geldik burası son durak !
İşte o zaman, iner inmez koş, koş atıl kollarıma, kızlarımız öpücüklerin bin türlüsünü versin , yeniden, yeniden duyayım canım babam dediklerini.
Ve sen! sen konuş bir tanem tek bir söz, özlediğim o tek bir sözü söyle bana. "Seni seviyorum" de, "özledim" de.
Unuttum bu arada. Sizi benden ayıran o kişi vardı ya hani, otobüs şoförü dün o geldi iş yerime. Yeni çıkmış içerden. Öyle bir baktı ki bana, tek bir kelime edemedik ne o, ne de ben. Baktık ve sarıldık birbirimize. Sarıldığımda arkasında duran iki küçük kızı gördüm. Ne kadar büyümüşler, bunlar onlar mı dedim "evet onlar" dedi gözlerindeki yaşı silerek.
Sadece diz çöktüm ve kollarımı açtım, içimden geldi. Çocuklar tanımadıklarına gelmezler, ama öyle bir sevinçle koştular ki aniden, alıp kucakladım onları, saçlarını, kaşlarını doya doya öptüm. Bastım bağrıma. Minik ellerin boynuma sarılışlarını görmeliydin. Sanki, sanki "biz seni anlıyoruz amca, biz de babasız 5 yıl geçirdik" der gibi. Elleri bir tanem , elleri tıpkı Arzu ve Sevgi gibiydi. Her akşam iş gelişi kucağıma atladıkları gibi.
Onları gördüğüm zaman vazgeçmiştim onca acımın arasında şikayetimden . Ama kanun, benim vazgeçmemle bitmiyor işte. Alkollü ve dikkatsizce araç kullanmanın bedelini o da benim kadar ödemişti,
Buyur ettim onları odama, çocuklar cam kenarındaki büyük akvaryuma burunlarını dayayıp kendinden geçtiklerinde söze girdi:
-"Teşekkür ederim, herşey için, tüm yaptıkların için. Eşim; görüş günü cezaevine ziyaretime geldiğinde tüm yaptıklarını anlattı bir bir. Utancımdan sana bir mektup bile yazamadım teşekkür için. Çünkü ne acımı anlatmak, ne pişmanlığım ne de aileme yokluğumda yaptığın yardımların, yani bilmiyorum, bu kelimelerle anlatılacak bir şey değildi, içten olmazdı. Ancak bu gün toplayabildim cesaretimi. Tembihlediğin gibi anneleri onlara hiç bahsetmemiş sizden. Her bayram sabahı bir gün önceden bankaya havale ettiğin yardımla , harçlıklarını verip, yeni elbiselerini giydirirken "bunları sizi çok özleyen babanız yollamış, sevgileriyle" demiş. Hiç yokluğumun maddiyasızlığını duyurmamış ve duymamış sayende. Belki ömür boyu kendimi affetmeyeceğim, kaybettiklerini sana geri veremeyecegim ama, istediğin zaman gelebilirsin evimize.
Çocuklarımızı az önceki gibi istediğin gibi kucakla, acını soğuk mermerlere vereceğine onlara ver. İnsan çocuklarını, hele onların sevgisini paylaşır mı hiç, biz paylaşıyoruz işte, yüreğinde taşıdığın güzellikleri görebiliyoruz, çünkü biz onlara bu kadar büyük bir sevgi hiçbir zaman veremedik. Hep geç geldiğim için eve, çocuklarım böyle sarılamadı bana. Bunu bizim için yap, yüzünde bir tebessümünü görebilmek içimizde yanan Cehennem ateşine dökülen bir damla su da olsa, bunu yap.
"Şimdi buradan çıkıp mezarlığa gideceğiz, onlar için dua edeceğiz, önce Allah'tan sonra onlardan beni affetmeleri için yalvaracağım" dedi.
Eşi gözlerinden süzülen yaşları görmemem için yüzünü cama çevirip kirpiklerini kıpraştırdığında dedim ki.
"Az önce sarıldığımda, bedenime dolan sevgi o kadar güçlüydü ki, sanırım onlar da seni affetti, yoksa bir başka sarılma bu kadar içten olmazdı. Hani derler ya çocuklar hep melektir, belki kızlarımdan bir haberdi bu. Dünyaya yansıyan sevgileri. Öyle işte"
Günlüğümü yazıp çekmeceye koyarken, çok garip bir şey oldu, hani uzanıyorum ya, şimdiye kadar hiç olmamasına rağkmen cebimdeki gülün dikeni battı, o anda mektubunun bir yazısı gözüme çarptı. İmzanın altındaki o son sözün...
"Seni seviyorum" ...
-"Biliyordum canımın içi, biliyordum meleğim, inancımı hiç yitirmemiştim, beni duyduğunu biliyordum. Ben de bir tanem, ben de seni seviyorum, hem de çokkkk"
(Denemeler-4, 13 Eylül 2005)
|