Radyo Amatörü: Hiç bir maddi ve siyasi çıkar gözetmeksizin ve milli güvenlik gereklerine mutlaka bağlı kalmak şartıyla sadece kişisel istek ve çaba ile radyo tekniği alanında kendisini yetiştirmek amacıyla çalışan gerçek kişilere radyo amatörü adı verilir.

Bu sitede yer alan bilgiler; TB9YDC ve TB2NMR çağrı işaretli radyo amatörleri tarafından amatör telsizcilik konusunda ziyaretçilere yol göstermek ve tanıtım amacıyla hazırlanmıştır. Bilgi ticari olmamak ve kaynak gösterilmek şartı ile başka sitelerde kullanılabilir. Anlatılan konu ve uygulamaların ehil veya uzman olmayan kişilerce yapılmasından HAMBEACON.com ve site yöneticileri sorumlu tutulamaz.

GENÇLİĞE HİTABE

ITUpSAT1

İTÜ - İTÜ Uzay Mühendisliği Bölümü Logo

ÖZEL MENÜ




Ajanda / Agenda

Gezi / Travel Notes
Röportajlar / Interviews
Mobil Mink Dev / Tiny Mobile Giant

Yeni bir filiz veremeyecek aşkın bahar dalı ardından PDF Yazdır e-Posta
TB2NMR tarafından yazıldı.   
Pazar, 11 Ekim 2009 23:42

Düşündüm de yazmayalı uzun zaman olmuş bu köşeye. Yazmamak değil aslında, kıyıya köşeye atılmış eski mobilyalar gibi onca şeyin arasında çıkarıp yazmaya üşenmek benimkisi işte. Biraz uyumuşluğum, sıcak çayım ve çalan müziğin de etkisiyle tıkırdatmak istedim. Daha önce yayınlamadıklarımdan birini eklemektense yenisini yazmak istedim. Eh be Nedim ZEPER, bir "Deli Kız" dedin oturup kaldım PC başına. Neyse fazla uzatmayayım kalem söze gelsin, kağıt destur versin başlayalım yazmaya... Benim değil hepimizin söz söyleyebileceği bir etkileşimli hikayemiz olsun.


- Tık tık tık...

- Girin !

- Selim komiserim, beklediğiniz adli tıp raporu az önce geldi de, onu arz edecektim.

- Ah ! iyi, neymiş kazanın nedeni alkol mü,?

- Aslında değilmiş efendim, adam kalp krizi geçirmiş.

- Gerçekten mi? Peki ya arabada çıkan kırılmış içki şişeleri?

- Evet biliyorum ama, burada yazdığına göre kesin ölüm nedeni kalp krizi, yani ölüm kazadan veya boğulmadan dolayı değil. İncelemede ciğerlerine su girmeden önce ölmüş olduğu belli. Zaten dün bizim çocuklar olay yerinde akşamcı dediğimiz birkaç kişi ile tekrar görüşmüş. Onların ifadesine göre araç hiç bir yalpa yapmadan doğruca gelip bunları yanından hızla geçip korkulukları parçalayarak denize uçmuş.

-Vay be ecel işte, nerede ne zaman geleceği hiç belli olmuyor. Tamam Erdem, masaya bırak bir ara göz atarım ben.

-Tamam efendim siz nasıl isterseniz, bir emriniz yoksa ben çıkabilir miyim?

- Pardon ya bugün sabahtan söylemiştin değil mi, kafa işte benimkisi yaşlanıyor muyum ne, tabi çıkabilirsin yenge hanıma selamlar, kusura bakmasın bu saate kadar seni göndermediğim için.

- O nasıl söz komiserim biliyorum ne kadar yorgun ve yoğun çalıştığınızı olduğunuzu , iyi akşamlar.

Sivil Genç komiser muavini garajdaki arabasına binip, ceketini çıkardı, ardından kravatını gevşetti. Motoru çalıştırıp radyonun sesini biraz açtı ve yola koyuldu. Nazenin boğaz yolunda ilerlerken Kız Kulesi yakınlarında geçenki kaza yerinden geçti. Parçalanan korkuluklar henüz onarılmamıştı. “Eh be İstanbul, güzel İstanbul daha kaç kişinin canını yakacaksın gerdanlığın parlaklığıyla” diye geçirdi aklından.

Ona göre İstanbul’un iki türü vardı. Gündüzü haşin, sert ve kaba bir erkek, gecesi şuh ve edalı bir kadın. Saatine baktı, hızlı gitmesine gerek yoktu doktorla randevularına daha zaman vardı. Evleneli 6 yıl olmuş ancak çocuk sahibi olamamışlar, tetkiklerde sebep neden ilişkisi bir sonuç vermeyince tüp bebek yöntemine karar vermişlerdi. Bengi şimdi 4,5 aylık hamileydi ve bu akşam doktor onlara bekledikleri mutluğun cinsiyetini söyleyecekti ara kontrolde. Aslında her ikisi de önce bilmek istememiş, sonra merak ve sevinçlerinden öğrenmeye karar vermişlerdi.

Kulaklarına gelen hoş melodi, sesi biraz daha açmasını telkin etti, o da buna uydu.



Uzaklarda bir ses sanki,
İçten mi, masal gibi,
Ahhh deli kız, yoluna can feda olsun,
Bu can seni, seni bulsun,
Gözler hep senle dolsun,
Ahhh deli kız, yoluna can feda olsun.

Evin önünde araçtan inip kapıyı kapattığında, evin giriş lambası yandı ve ardından gülen bir yüz kapıda belirdi. Hamileliğin verdiği o tatlı güzelliği hafif bir makyajla tamamlayane Bengü, hafifçe eşine sarıldı ve sıcacık bir buse kondurdu.

- Aşkım aşkım, biraz geç kalmadın mı? Ben burada heyecanımdan yerimde duramadım, bak eğer doğum yaparsam sırf bu nedenle suçlu sensin ona göre.

Erdem, aynı sıcaklıkla karşılık verdi ama eskisi gibi sarılamadığı için sitem etmekten de geri kalmadı. Bu minik yaramaz şimdiden aralarına girmeye başlamıştı anne karnını yuvarlatarak.

- Her zamanki gibi işlerimiz yoğundu biliyorsun, komiserim selam söyledi bu arada üstümde kalmasın, geç gelmemdeki hatanın kendisinde olduğunu ve bağışlamanı istedi.

- Hımm o zaman seni affedebilirim ama söyle Selim komisere bir daha böyle yaparsa o çok sevdiği su böreğini bir daha rüyasında görür.

...

5 yıl 4 ay sonra...

- Serkan, rica etsem şu kenarda biraz durur musun?

- Tabi efendim.

- “Yapma Nazenin, bunun iyi bir fikir olduğunu sanmıyorum” dedi arkadaşı.

- Lütfen bunu esirgeme benden Derin, sadece beş dakika.

Kapıyı kapatıp sendelediğini fark ettiklerinde Serkan ve Derin onun koluna girmek istedilerse bırakmalarını istedi. Usul ve titrek adımlarla deniz kenarına doğru yürüyüp takatsiz kalmış gibi sımsıkı banka tutundu.

Dörtlü ikaz lambaları yanıp sönen aracın içinde Serkan ve Derin bir süre birbirlerine sessizce baktılar. Derin;

-Sakın beni bırakma olur mu, ben onun kadar dayanıklı değilim, yapamam, ayakta kalamam dedi.

Serkan elini uzatıp yanağın okşarken, “peki” dedi. Allah ömür verdiği sürece senle kalacağım. Derin yanağındaki sıcacık eli çevirip, avuç içini öperek teşekkür etti.

Nazenin artık neredeyse büzülerek banka oturmuş öylece denizi, kız kulesinin ışıklarını seyrediyordu.

- Çok uzun zaman oldu sevdam, çok... O kaza seni benden ayırdığı andan beri yaşam tek renk. Beyaz bir beni bile olmayan koca bir siyahlık... Canım çok acıyor, sensiz bu bedenle çok üşüyorum, beni duyuyor musun? Neden gelmiyorsun, Beni affetmedin değil mi? Ya gel artık ... ya beni de götür gittiğin yere, dayanacak gücüm kalmadı.

Koca bir şehir bu. Denizi ve havasıyla, taşı ve toprağıyla koca bir şehir. Kendinin bile zor duyduğu bu mırıltıları da zaten esen rüzgar alıp götürdü. Bir masal mıydı yaşananlar yoksa yaşam bir masaldan mı ibaretti bunun cevabı şu an çok uzaktı ona.

Biraz sonra arabaya bindiği andan itibaren eve kadar hiçbir şey konuşmadılar. “Yanlış anlama ama bu gece biraz fazla kaçırdın sanki, istersen yukarı kadar beraber çıkalım bir kahve yapayım sana, ya da dur en iyisi bize gidelim, bu gece bizde kal” diye söz girdi Derin. Serkan da başıyla onayladı.

-Çok sağol Derin, iyi ki siz varsınız yanımda. Teşekkür ederim size de yeterince yük oldum bu gece.

- Saçmalama öyle bir şey düşünmeyeceğimizi biliyorsun.

- Anlayışınız için teşekkür ederim, yukarı çıkıp birazdan yatarım zaten.

Kısa bir vedanın ardından ayrıldılar. Nazenin kapıyı açıp uzun koridordan geçerek üst kata çıktı. Önce duşa doğru yöneldiyse de vazgeçti ve salona geçti. Hafif ışıklı duvar aplikleri açıp kalın perdeleri araladı.

Tombul kadehlerden birine dolu dolu kırmızı şarabı döktü. Geniş ve yumuşak koltuğu sürüyerek geniş camın önüme getirerek bir yudum alıp pikabın düğmesine bastı.

“Sen dur biraz Candan, sen anlat yine önce içimi be Gülden, sen anlat, kimselere duyuramadığım sessiz çığlığımı, kanayan yaramı, doğmayan güneşimi, küllenmeyen aşkımı sen anlat” diye hayıflandı.

Her gece bıkmadan usanmadan hep aynı şarkıyı dinleyip duruyordu ki bu akşam da sıralama değişmedi. Taş plaktan çıkan cızırtılardan sonra Gülden aldı sözü. O kadının sesindeki titremeyi, bir anne gibi sevecenliği rahatlatıyordu belki de onu, kim bilir.



Gözümde canlanır koskoca mazi,
Sevdiğim nerede, ben neredeyim,
Suçumuz neydi ki, ayrıldık böyle,
Kaybolmuş benliğim, ben ne haldeyim

Efkarım birikti sığmaz içime,
Bin sitem etsem de, azdır kadere,
Gülmeyi unutan yaşlı gözlere,
Mutluluktan haber ver dilektaşı.


Kaç kadeh içti bilinmez, aniden bir etin kızgın yağa ilk düştüğü anki gibi kasıldı. Öyle acı verici bir kasılma ki elindeki kristal kadehi sıkmasıyla parçalandı. Sendeleyerek ayağa kalkmaya çalıştı. Parmak uçlarından akan kan yerde serili beyaz halının üzerinde çoktan al benekler oluşturmaya başlamıştı bile. Azrail'e cılız bir sesleniş gibi gibi dudakları kasıldı.

Aradan bir süre geçip bulanık çay rengindeki görüntü yavaş yavaş netleştiğinde, az önceki koltuğa yığılmış vaziyetteydi. Avucunu yaran kanın pıhtılaşıp artık akmadığını farketti. Odanın içi neredeyse buz gibi soğumuş ve parmaklarını bile zor kıpırdatır hale gelmişti. Göz ucuyla halıya bakıp kaybettiği kanı gördüğünde içi ürperdi. Gözlerini kırpıştırıp karşıya baktığında ise başka bir şaşkınlık içine dalıverdi. Hemen karşısındaki koltukta yabancı bir bayan oturuyordu ancak nedense onda hiç bir tehdit unsuru algılamadı.

- Siz de kimsiniz, burada ne işiniz var, neler oldu burada böyle?

- Benim kim olduğumun bir önemi yok şu an Nazenin, sadece konuşmak için buradayım.

- Yine de bana bir açıklama borçlusunuz sanırım burası benim evim sonuçta, hem neden pencereler kapalı iken saçlarınız rüzgardaymışçasına sallanıyor.

- Bak Nazenin, buna ister bir masal de, ister bir hayal istersen... her neyse şimdi bunları bir kenara bırakılım. Çok fazla kalmayacağım, uzun bir yoldan geliyorum ve zamanım yok şimdi beni iyi dinle.

- Yani sen şimdi şey misin, bana... melek... nasıl ama, bunlar hep masallarda olur biliyorum.

- Çok acı çekiyorsun değil mi?

- Evet

- O geceyi hatırlıyormusun peki?

- Kaza gecesini mi?

- Evet ama öncesini soruyorum, evden çıkmadan önce yaşananları. O gün senin doğum günün olan akşamüstünü soruyorum.

- Evet , evet yani ama siz nerden biliyorsunuz bunu?

- Soru sormaya devam mı edeceksin, yoksa dinleyecek misin?

- Tamam özür dilerim, devam edelim, evet hatırlıyorum.

- Bir daha tekrarlar mısın bana neler olduğunu?

- Kızıyorsun ama bilmem gerek neden bütün bunları tekrar bana yaşatıyorsun. Geçmişimi biliyorsan neden aynı acıları yaşamamı istiyorsun, onca yıl bütün gece ağladım yetmedi mi?

- Anlaşıldı sen soru sormaktan vazgeçmeyeceksin. O zaman şöyle söyleyeyim. Onu tekrar görmek, yeniden kavuşmak ister misin?

- Gerçekten mi, böyle bir şey gerçekten mümkün olabilir mi?

- Hala soru soruyorsun ama. İstiyor musun istemiyor musun?

- Elbette istiyorum bunun sözü bile olmaz. Allahım bu bir rüya ise beni uyandırma, onun tekrar görmeme lütfen izin ver, bir mucize olsun.

- O geceye dönelim.

- O gün doğum günümdü. Sabah giderken beni öpmeden hızlıca evden çıktı. Geç kaldı aceleye geldi deyip önemsemedim. Bütün gün bir telefon bekledim sadece bir telefon ama aramadı. Unuttu, onca zaman hiç unutmadığı halde unuttu. Ben de kızdım tabi, bu umursamazlığına. Zaten o gün annemle sudan sebepsiz atıştık sinirliydim. Bir de o eve gelip aynı umursamaz tavırlarıyla saçımı, onun için yaptığım makyajı bile farketmeden "yemekte ne var" diye sordu? O an herşey üst üste geldi ve ağzımdan istemeden bir şeyler çıktı.

- Tam olarak ne dedin Nazenin?

- Şey tam olarak ... ne Cehennemde yemek yersen ye dedim sanırım. Ama gerçekten kızfgındım sadece bir anlık sinir işte hakim olamadım kendime. Ben öyle deyince bir an duraksadı ve yüzüme baktı ve sonra hiç bir şey demeden çekip gitti. Bu onu son görüşümdü.

- Sonra kaza oldu değil mi?

- Evet yıkıldığım andı o gün.

- Peki arabadan çıkan malzemeleri hiç dikkat ettin mi?

- Yani bir ara alkollü dediler ama inanmadım öyle olsa geldiğinde farkederdim.

- Doğru o an alkollü değildi, arabada çıkanlar aslında arka koltukta bulunan o gece için özel aldığı
Brut Royal şampanyasıydı. Ve sanırım araçtan çıkmayan bir şey daha vardı. Sana aldığı tek taş pırlanta.

Nazenin tüm bunlara bir anlam verememiş, öylece kalakalmıştı ve kadın devam etti.

- Bütün gün bu gecenin özel olması için plan yaptı. Şampanya aldı, yüzük aldı, sadece beş dakika sabredebilseydin eğer, şaka yaptığını ve dışarıda yemek yemek istediğini söyleyip kıyı fenerine götürecekti. Hatta oradaki kemancıların ücretini bile peşin ödedi. Özel bir masa , müzik...ah bilirsin işte kadınların en sevdiği şeyler. Dönerken son hediyeyi en sevdiği kadına evin önünde arabadan inmeden hemen önce vermeyi planladı. Şampanya o gecenin ay ışığında soğuyacaktı... Geceyi taçlandıracaktı, o gece bu koskoca evde yalnızdınız Nazenin. Ama onu bir anda öyle bir ittin ki, tıpkı sen gibi o da beklenmedik tavırla şok oldu. Aslında sadece sinirlenmiş ve biraz dolaşıp gelecekti. Nasıl derler keçileri dağıtmak gibi. Aracına bindi ve sahile sürdü. Olay yerine yaklaştığı anda yakıcı üzüntü kalbine akmaya başladı. Yüreğinin sıkıştığını anladıysa da aracı durdurmak isterken her şey koptu ve karanlık çöktü. Sonrasını biliyorsun.

- Oradaydın tüm bunları gördün ve hiç bir şey yapmadın öyle mi? Hiç mi vicdanın yok.

- Bak Nazenin, oradaydım ve daha fazlasını da gördüm. Müdehale etsem de sonuç değişmeyecekti, bir başka şey çıkacaktı. İstediğin zaman istediğin şeyi değiştiremezsin. Dengeyi bozduğun an zincirleme her şey bozulur. Eğer orada denize uçmasaydı sadece bir sokak ötede dikkatsizliği bir küçük çocuğun ölümüne neden olacaktı. Yani o vicdan azabıyla hapishaneye sen de yine aynı acılara, belki daha kötüsü... Onca zaman acı çektin, özledin. Belki senin için bir şeyler yapabilirim.

- Söyle ne istersen yaparım.

- Onu basit bir nedenle kaybettin, hem de çok basit. Belki de yaşıyor olacaktı değil mi?

- Evet çok küçük ama bedeli çok ağır bir neden. Keşke çenemi tutabilseydim.

- Şimdi onu kaybetmene neden olan bir sebebe karşı bana onu yeniden görebilmen, yeniden sarılıp hasret giderebilmen için tam 1001 sebep söyle.

- 1001 mi?

- Evet tam 1001 adet. Hiç biri birbirine benzemeyen 1001 neden. Tam 30 Nisan gece yarısı süren bitecek ve eğer tamamlayamazsan bir daha ne onu ne de beni göremeyeceksin.

....................

İlk yazan kişiden itibaren 0001, 0002, 0003... diye her yazan kişi bir öncekinden sonra gelen numaradan devam etmek üzere tam 1001 neden sonra bu hikaye bitecek ya da süre dolduğunda yok bu yok olacak. İster bir mesajda bir tane ister bir mesajda 100 tane, size kalmış. Kendinizi Nazenin'in yerine koyun ve başlayın.

 

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

VALID CSS   |   VALID XHTML