Radyo Amatörü: Hiç bir maddi ve siyasi çıkar gözetmeksizin ve milli güvenlik gereklerine mutlaka bağlı kalmak şartıyla sadece kişisel istek ve çaba ile radyo tekniği alanında kendisini yetiştirmek amacıyla çalışan gerçek kişilere radyo amatörü adı verilir.

Bu sitede yer alan bilgiler; TB9YDC ve TB2NMR çağrı işaretli radyo amatörleri tarafından amatör telsizcilik konusunda ziyaretçilere yol göstermek ve tanıtım amacıyla hazırlanmıştır. Bilgi ticari olmamak ve kaynak gösterilmek şartı ile başka sitelerde kullanılabilir. Anlatılan konu ve uygulamaların ehil veya uzman olmayan kişilerce yapılmasından HAMBEACON.com ve site yöneticileri sorumlu tutulamaz.

GENÇLİĞE HİTABE

ITUpSAT1

İTÜ - İTÜ Uzay Mühendisliği Bölümü Logo

ÖZEL MENÜ




Ajanda / Agenda

Gezi / Travel Notes
Röportajlar / Interviews
Mobil Mink Dev / Tiny Mobile Giant

Güneş Değildi İçimizi Yakan PDF Yazdır e-Posta
TB2NMR tarafından yazıldı.   
Pazar, 11 Ekim 2009 23:47







Mektup:1
Merhabalar Volkan;


Eminim ki mektubumu alınca şaşırmışsındır. Hiç beklemiyordun değil mi? Biraz önce baktım da neredeyse koca bir dokuz yıl olmuş görüşmeyeli. Kulaklarımıza çalınan o son sözlerden sonra.

Bu gün günlerden Pazar. Hava burada öyle güzel ki, ekmek ve gazete aldıktan sonra hemen eve gitmek istemedi canım. Ben de napim işte biraz hava almak için sahile indim. Nasılsa bizimkiler bu saatte kalkmaz, sabah keyfi yaparlar ben de kahvaltıya kadar bir çay içim bari dedim.

Hani sahilde fırfır şemsiyeli bir çay bahçesi vardı ya hah orası işte. Epeydir gelmemiştim ama garson tanıdı, gülümsedi hemen.

Karşıda eski İstanbul yalıları, boğazın güzelliğine hayran hayran bakarken, sıcacık çayımı yudumladım bir güzel. Ardından da gözlerine bakmaya doyamadığım küçük bir çocuktan satın aldığım simidi martılarla beraber yedim. Eski dostluklar kolay unutulmuyor biliyorsun. Hele bu dostluklar alışkanlık haline gelmiş ise. Onlar da az şahitlik yapmamıştı bize çığlıklarıyla.

Hani hep derdin ya bana �Alışkanlıkların zincirleri, önce duyulmayacak kadar hafif, sonra kırılamayacak kadar güçlü olurlar.� Gerçekten öyleymiş. Tam ben böyle dalmış boğazı izlerken radyoda bir istek parçası çalmaya başlamaz mı? Hadiiiiiiiiii işe bak. Bil bakalım ne çaldı? İnanmayacaksın ama �Ihlamurlar altında�. Sözsüzdü çalan ama fark etmedi. Bir satırını kuşlar söyledi, bir satırını da ben.

Arkasından bir de dem vurur gibi �Karagümrük yanıyor� çalmaz mı? Off ki ne of. Sabah sabah salladı beni be arkadaşım. Bir sigara yaktım savurdum dumanını, �al işte koca İstanbul; aha sen bu kadar hayalsin işte. Ateşi sen, dumanı ben� dedim. Garson yanımda dikiliyormuş meğer. Sonradan �abla bu değiştirdiğim ikinci çayın, bi bakıver soğuduysa yenisini getireyim, ikramımız olsun� deyince uyandım. Tabi ıstakoz gibi kızarmış bi vaziyette.

Bu da öyle bir şey işte. Aklıma o an sen geldin. Hemen oracıkta bir kağıt istedim garsondan ve sana yazdım. Kalemi elime alınca önce çok düşündüm, çok tereddüt ettim ama bir iki satır kelamdan bir şey olmaz herhalde. Bana kızmazsın değil mi arkadaşım?

Zaten her zamanki Kuzguncukta oturan emekli postacı Hafize Ana�ya yollayacağım yarın bunu, senin ne yerini ne adresini biliyorum çünkü. Aslında önce yazıp masallardaki gibi bir şişeye koyup denize atacaktım ama bir umut işte buraya yazdım. Lütfen beni yanlış anlama bir beklentim yok senden hiç. Bir dertleşme olarak gör bu satırlarımı olur mu? Hiç cevap vermesen bile razıyım.

Neyse heyecanımdan olsa gerek çenem düştü yine işte. Nasılsın bakalım, neler yapıyorsun? Sağlığın sıhhatin nasıl? En son haber aldığım da iki çocuğun vardı, yoksa üçlediniz mi yaramazlar siziiii. Bilirim seversin sen çocukları. Allah analı babalı büyütsün hepsini, cümlesini bizlere bağışlaşın. Bende hala bir tane. Yaşlandık herhalde başım kaldırmıyor eskisi gibi. Sekiz yaşına girdi, sırık gibi uzun bi görsen. Yağız bir delikanlı olacak, yakacak ortalığı Karagümrük gibi.

Geç kaldım Volkan; zaman buldukça yazarım sana. Hatta böyle yorulunca olduğu kadarını atarım ki arkası yarın gibi olsun olar mı? Yaşımı aldım kocaman oldum ama muzipliğimi yitirmedim daha. Hihihihihihii. Kendine iyi bak. Yanaklarından öpüyorum seni.




Mektup:2
Merhabalar. Yine ben.


Hala senden gelip giden bir şey yok. Olsun, yaşadığını bilmek gitmeyeceğini, cevap gelmeyeceğini bile bile mektup yazmak bile güzel. Hiç olmazsa böyle avunurum.

Hadi bana oraları anlat arkadaşım. Bu kadar zaman sonra alışmışsındır herhalde değil mi Karadeniz havasına. Ne güzeldir şimdi yaylalar, hırçın Karadeniz. Biliyor musun en çok görmek istediğim ama bir türlü fırsat bulamadığım iki yer var. Biri Karadeniz birisi de Kars ilindeki İshak Paşa Sarayı.

Karadeniz bir yana ama o İshak Paşa Sarayı�nı ne zaman görsem içim çok garip bir duygu ile kaplanıyor. Öyle orda bir başına sessiz ve sakin kocaman duvarlar ve yaşam yok, kimsecikler yok. Kim bilir eskiden ne medeniyetlere, ne insanlara hizmet etti neler gördü neler geçirdi. Ne dersin belki masallardaki ejderlerden biri bile orda yaşamıştır olamaz mı? Belki dikkatini çekmemiştir bak mektubun ekinde oranın bir resmini gönderiyorum sana. Şimdi oralar beni bekler bir başına. Düşünsene koskoca bir saray. Ortadaki büyük avluya çıkıp bir o yana bir bu yana koşturacaksın. Surlarına çıkıp avazın çıktığı kadar bağıracaksın. Vadilerde üst üstü yankılanacak sesin. Koca kapısı açılacak uzun elbiselerle bineceksin eğersiz bir ata. Son sürat koşturacaksın,



Tamam tamam sustum uçtum ben yine değil mi? Hadi bu mektubum da böyle kısa oluversin. Bir sonraki mektupta görüşmek üzere.




Mahalleden tanıdığı çocukluk arkadaşı iş seyahati nedeniyle Trabzon�a gelmese, tesadüfen karşılaşıp, sohbet koyulaşıp, konu konuyu açmasa Hafize hanımın vefat ettiğini hiç bilmeyecekti belki de. Üzüntüsünü yaşamadan yola çıktı İstanbul�a eski memleketine. İyi ki bu hava alanı var da hafta sonu gidip gelebileceğim taziyeye diye düşündü. İşleri yoğun ve yalnız çalışmasından dolayı zaman sıkıntısı yaşıyordu.

Mahallenin yokuşunu çıkarken, bir zamanlar aynı yokuşu nasıl koşarak çıktıklarını, macun satan adamı, Şen Berber�i, manav Hüsnü amcanın dükkanındaki sohbetlerini ve en önemlisi Goncayı bir akşam üstü gölgesinde kaçamak da olsa ilk kez dudağından öptüğü çınar ağacını hatırladı. Aşk bu kolay mı? Yağız delikanlı zamanlarında aşkını ilk öpüş ona raconu tümden sildirmiş yeni baştan yazdırmıştı sanki. Gizli, güçlü ve karşı konulamayan bir ateş onu alıp yerden yere vurmuş bir paspas gibi derbeder etmişti. Gonca�da o geceyi heyecanlı geçirmişti. Gülümsedi, ertesi gün parkta buluştuklarında ikisinin de yüzü kızarmıştı ve Gonca�da ona �aşkım aşkım, inan bana şu kalbim var ya bütün gece onu kovalamaktan uyuyamadım, bir türlü yerine gelmedi, allar, afakanlar bastı, sana koşmayı öyle istedim ki� diye anlatmıştı heyecanını. Eskiden kolay değildi öyle mahallede kızla buluşmak her ne kadar da İstanbul olsa. Bu bile çocukların özenle sakladıkları o ilk harçlıkları kadar değerli anlardı ve hiç unutulmayacaktı. Neler sığdırılmadı, ne hüzünleri, kırgınlıkları silip atmadı ki o ilk öpüş. Dağ gibi nefretleri de, hırçınlıkları da gömdü, sözleri susturdu değil mi? Kim unutabildi ki ilk öpücüğü.

Kapıyı çaldı. Boyası yer yer paslanmış demir bahçe kapısı aralandığında, kapıyı açan bayan bir an ona gözlerini dikti ve şaşkın şaşkın bakakaldı.

-�Ne o kız beni tanımadın mı? Benim ben Volkan.

Kızcağız bir yandan elindeki telli süpürgeyi kenara atarken diğer eliyle de çemberini düzeltip, en içten gülümsemesini takındı.

-�Hoş geldin Volkan seni nasıl unutabilirim ki, olur mu öyle şey?

Birkaç dizi domates, bir o kadarcık da biber fidesi dikili bahçenin yanındaki ahşap sandalyeye buyur etti.

-�Başın sağolsun Gamze, geç duydum çok üzüldüm, benim için yeri doldurulamayacak bir insandı. Haberi alır almaz ilk uygun uçakla geldim. Kim bilir ne kadar üzülmüşsündür, en çok da böyle bir anında yanında olamamak beni çok üzdü.�

-�Dostlar sağolsun Volkan, sakladık iste annemizi. Geldiğin için nasıl sevindim anlatamam. Annem de seni görmeyi çok istemişti, sana ulaşmayı çok denedim ama yapamadım, bulamadım. Eğer ki dedi bir gün yolu düşerse �Volkan oğluma selamlarımı ve onu ne kadar çok sevdiğimi söyle, hakkım helaldir, benim varsa o da helal etsin de� dedi. üstümde kalmasın önce onu aktarayım sana.�

-�Aleykümselam, nasıl helal etmem Gamze, kendi anamın ak sütü gibi helal olsun, nur içinde yatsın.�

-�Amin.�

Gamze, ellerinde iki tavşan kanı çay bardağı ile geri dönüp birini Volkanın önüne bırakırken;

-�Geçti artık Volkan insan nelere alışmıyor ki, neredeyse kırkını yapacağız haftaya. Neyse bak kaynana seviyormuş seni, aha şimdi senin önün sıra çay demlediydim.�

Volkan ince jiletlerden binlercesini yemiş gibi olsa da ses etmedi ancak, �eşin, çocukların nasıl� sözüyle çayını yutamadı, öksürdü.

-�Nen var Volkan kötü bir şey mi dedim?�

-�Yok yok yani önemli değil ben bir an boş bulundum Gamze, ben sadece yani belki bana kızacaksın ama nasıl desem evli değilim ve çocuklarım. Hiç evlenmedim.�

Gamze duyduğu bu sözler karşısında adeta şok geçirdi, doluyu boşa koydu almadı zaman ve onun kadar sağlam tutamadığı çay bardağı yerde parçalandı.

-�Uhh! Sen neler diyorsun Volkan. Hani sen buradan gider gitmez evlenmiştin, senesinde çocuklarınız olmuştu, iyi bir iş tutturmuştun bunları sen söylemedin mi ilk zamanlar sonra ardı kesilen telefonlarında bana. Şimdi neler söylüyorsun sen kuzum? �

-�Evet ben demiştim, ancak yoktu öyle bir şey, o şekilde bilinsin istedim. Biliyorsun işte Gonca ve biz yani. O gitti, her şeyi bırakıp nedenini bile anlamadığım bir tartışmanın ardından gitti. Barışırız her şey iyiye gider diye beklerken daha çok tartışır ve kırıcı olmaya başladık, ayrıldık. Sonra 3 ay geçmedi bir başkasıyla evlendi. Daha doğrusu evlenmişti. Hatırlarsan bunu kaldıramamış ve buralardan çekip gitmiştim düğününü beklemeden. Sevdiğim insanı başka kollarda, düğün halayı içinde mi görecektim Gamze. Ya İstanbul beni yakacaktı kalsaydım ya ben İstanbul�u.�

-�Volkan ben, ben şimdi ne diyeceğimi bilemiyorum , az müsaade et kendime geleyim.� Dedi ve sandalyeden kalkıp ahşap sedirin üzerine oturdu, başını geriye uzatıp derin derin soluk aldı.

-�Seni rahatsız ettiysem özür dilerim, yani ben, etraftan biri bir şey der diye çekiniyorsan hemen kalkabilirim.�

-�Saçmalama Volkan mesele o değil, hem bundan kime ne? Herkes biliyor çocukluğumuz hep bir yerde geçti. �

-�O zaman sorun ne ? Neden böyle bir anda betin benzin attı?�

-�Az dur , az dur hele be arkadaşım, kelebek kanadı gibi çarpar yüreğim görmez misin?�

-�Peki�

10 dakika kadar öylece sessiz bekleyişten sonra Gamze içeriden bir ayakkabı kutusu getirip masanın üzerine bıraktı. Üzeri kırmızı kurdela ile bağlanmış bir kutu.

-Nedir bu?

-Mektuplar Volkan.

-Ne mektubu?

-Kaybolan bir sevginin mektupları. Sizin sevginizin, hep hayal kurduğunuz ama hiç yaşayamadığınız aşkın mektupları, tek taraflı yollanmış onca mektup. Gonca�nın mektupları.

-İyi de benle ne alakası var anlayamadım, kafam karıştı, neden bana yollamadı ki , hem ne aşkı, evli biriyle ne aşkım olabilir Gamze, adam gibi anlatsana şunu, adamı merakta bırakmaya bayılırsın zaten hep.

-Tek bir şey söylesem bile bu yeter her şeyi anlamana.

-Neeeyyyy, söyle hadi delirtme adamı?

-Gonca hiç evlenmedi Volkan! Hiç çocuğu olmadı tıpkı senin gibi.

-Gamze, Gamzeeeeee ! Ne söylediğinin farkında mısın sen ?

-Evet farkındayım Volkan. Gonca hastaydı ve bunu senden hep gizledi. Seni sevmeye başladıkça bunu sana söylemesi de paylaşması da kolay olmadı. Yapamadı da. Sen her geçen gün ona bağlandıkça, o da sana daha fazla bağlandı. Bunu söyleyememiş olmak da bir o kadar içini kemirdi.

Sana yalan söylemiş olmak onu delirtiyordu ama sana böyle ilerisi olmayan bir yaşam vermek ise kahrediyordu. Sevginiz öyle güçlü geldi ki üzerine aciz kaldı kanatları. Ezildi, büzüldü diyemedi işte. Yarın evlenip en güzel yılları yaşarken sana böyle bir şeyi yaşatmak istemedi. �Konuş onunla, Volkan�a anlat herşeyi� dedim bir gün.

Bana dedi ki bir gün, siz daha koklaşırkenki günlerde:

�...zaman her şeyin ilacıdır. Bir gün gelir unutur, maziye saklar beni nasılsa. Genç ve sağlıklı bir erkek ben onu hak etmiyorum Gamze. Sevgiyse evet, deli gibi seviyorum. Hadi desin çıkarır , hatta koparır veririm yüreğimi ellerine, canım, ruhum, bedenim onundur. Anla beni nolur. Acıdan başka bir şey veremem ve yaşamını mahfederim, en iyisi şimdiden ayrılmak. Biliyorum ki hastalığımı söylemiş olsam bile beni bırakmayacak. Ama ona böyle bir yaşam sunamam, her gün o mavi gözlerinin önünde eriyip gidemem, o bunu hak etmeyecek kadar iyi biri. Bu hastalığın ileri yok biliyorsun doktorlar kaç kere söyledi, yok Gamze. Yapabileceğimiz hiçbir şey, hiçbir çıkış yok�

Sonra işte senin de aslını şimdiye değin bilmediğin o hikayeyi uydurdu. Hatta benim sana gösterdiğim ama senin bakmayıp ittiğin düğün davetiyesi bile gerçek değildi. Matbaacıya rica edip bir adet bastırmıştı onu da. Ardından durumu daha bozulmaya başladı. Hastahaneye yatırdılar onu. Tek enerjisi işte şimdi bu kutuda duran mektuplardı sana yazdığı.

Ardndan hastahaneye yatışından sonra gösterdiği iyileşmeye doktorlar bile şaşırdı önce. Ziyaretine gittiğimde çocuk gibi sevinçliydi, görmeliydin. �Daha çok yazmak istiyorum Gamze� der dururdu bana. Ama sonra her nasılsa senin evlendiğin, ardından da çocuğunuzun olduğunu öğrendiğinde durumu ağırlaştı. Tüm doktorlar ümitsiz iken bu deli kız adını sayıklayarak gözlerini geri açtı ve on günlük komadan çıktı.

Bir gün sonraydı sanırım tam hatırlayamıyorum, yanına gittim sevinçle. Bir görcektin halini be cancağızım. Hasta olmasına rağmen gözleri cam gibi parlıyordu. Bir rüya görmüş, karanlık bir odada bu tek başına ağlıyormuş bu. Sonra birden mekan değişmiş seni görmüş. Mutluymuşsun ailenle, çocuklarınla bahçede oynar, şakalaşırmışsın. �O çok mutlu Gamze, artık ölsem de gam yemem� deyip durdu.

İlerleyen yıllarda pek dışarı çıkamaz oldu. Bazen zor zar ikna edip tekerlekli sandalyey ile bahçeye çıkarır dertleşirdim. O da artık bir umut için sana yazdığı mektupların hiç birinin sana ulaşamayacağını anladı , yine de yılmadan sürekli yazdı. Seni çok sevdi Volkan. Yokluğunda bile bitmeyen, azalmayan bir sevgiyle. Artık kendi hastalığını geçmiş senin mutlu olduğunu bilerek yaşıyordu.

Bir sevdiğim olsaydı ancak bu kadar sevilmeyi isterdim herhalde. Bazen ne kadar kendi de gelip gelmeyeceğinden, ona bir merhaba deyip demeyeceğinden emin olmasa da hep kurduğu bir hayal vardı. Sana sarılmak , gözlerine yeniden bakabilmek. Bazen öyle anlar olurdu ki bu isteği tavana vurur ve odadaki hastaların şaşkın bakışları arasında sarılma provaları yapardı benimle. �Yok olmadı, ben kolumu böyle atacağım Volkanım böyle atar� diye. Evli olduğunu biliyordu daha doğrusu hepimiz öyle biliyorduk ya, bir kere olsun bunu istedi.

Duygularını anlayamam, şu an hislerine tercüman olamam ama beni bağışla Volkan , bunları o zaman sana diyemezdim. İkinizi de ne kadar sevdiğimi biliyorsun arada kalmak ve bunu yıllarca saklamak öyle zordu ki. Hepsini sakladım mektuplarını. Al işte hepsi burada. Daha fazla konuşamayacağım.....� sustu başını öne eğip.

Volkan bir yandan dudaklarını ısırırken, bir yandan da kolunun tersi ile gözyaşlarını silip �....anlıyorum Gamze� diyebildi sadece.




Mektup no:68
Merhaba Volkan.


Gördüm ki hiç birine ne bir cevap ne bir selam gelmiş. Belki haberin vardır ama ben yine de yazayım. Hafize ana vefat etti. Yaşlı bedeni artık daha fazla dayanamadı. Ben de kendisini üç ay önce görmüştüm en son. O zaman bile gözlerinin feri artık iyice azalmıştı ama gülümsüyordu. Hatta bana �merak etme, ne kadar kızgın olursa olsun o yiğit bir iki satır da olsa sana yazacaktır� demişti. Sonra.....



Beni unutmamış hala diye içi bir yandan sevinçle sevinçle dolarken, mektupları ardı ardına açmaya başladı. Her bir satırına öyle ihtiyaç duyuyordu ki tarihi geciken mektuplardan ziyade son mektuplara bakmak için acele ediyordu. Kendi kendine heyecan yaptı ve son iki mektubu zarfını yırtarak açtı.



Bu mektupta da bir şey yoktu, yarım bırakıp diğerine geçti.



Mektup No:69
Gonca özledi, hem de çok özledi.


Benimki bir yaşam umuduydu. Düşerken tutunabileceğimi sandığım o tek dal. Seni öyle sevmiştim ki içimde senden bir can yaratmıştım. Yokluğunda içim acırken, o soğuk hastahane köşelerinde camdan dışarı bakarken hep Allah�a sığındım, sana sarıldım.

Uzundu gecelerim be canısı. Herkes uyuduğunda hele şimşek çaktığında çok korkardım. Yastığıma sana sarılır gibi sarılır, sımsıkı kapardım gözlerimi. O an yastığın kokusu bile sen olurdun, kumaşı tenin. Öyle sıkı sarılırdım ki sen gibi olunca, birkaç kez bakıcı kadın bana. �Hanım hanımmm yatarken bari tokalarını çıkar, yastık yüzlerini yırtıyor afilli tokaların� diye çıkışmıştı. Yastıkta duyduğum kokundan tırnaklarım seni kazırcasına ararken, hele ki içim kanarken umurumda mı ne olduğu...



Mektup No:70

Bir yere gitmedim meraklanma karagözlüm. Geldim işte. Yeni bir mektupla karşındayım.Bu sefer ben değil arkılar beni anlatsın.

Gül bülbüle hasret gider intizar derler.
Sensiz neler çekiyorum,
Derman vermezler,
Ben ismimin kaderini sende yaşadım,
Yasak aşkın kollarında her gün çırpındım,
Dermanın ellere, derdin bana yar,
Gülüşün ellere, nazın bana yar,
Seni sevdim diye dünya oldu da,
İnan sensiz bir tas su, içemiyorum,
Vallahi sonunu bilemiyorum.

Seni ayrılığa kapatmadım ki,
Bir gözüm dışarıda aldatmadım ki,
Her koşulda canını belaya attım,
Düşünmeyeyim diye,
Sen yanmadın ki.


Saat 02.25; Çok bekledim bir tanem anladım ki gelmeyeceksin, ya da gelemeyeceksin. Kabullendim her şeyi. Bu bekli de sana yazdığım son mektubum. Yüreğim atımlarının son raddesinde, ateşe düşmekten korkan bir bülbül gibi. Sanki boş bir kaldırımda ağır adımlarla yürüyor gibi kendi ayak seslerimi duyabiliyorum.. . ..uzanmam gerek bir tanem, gelirim birazdan.

......

Saat 04.30; İyi ki hemşireler ilaç saatlerimi sektirmiyor da uyandım. Yüreğim geçivermiş uzanır uzanmaz. Ağrılarım çok fazla belki de ondan. Doktorlar, hemşireler de artık kabullenmiş. Söylemiyorlar ama gözlerinden okuyabiliyorum durumumu. Bakışları sanki zavallı der gibi acımaklı acımaklı.

.......

Gün doğuyor aşkım. Gökyüzü alaca karanlıktan şafak kızıllığına bürünmeye başladı. Gecelerin dolunayı getirmedi keşke güneş seni bana getirebilseydi. Keşke bir kerecik yüzünü görebilseydim, yanağına dokunabilseydim.

........

Ayaklarım uyuşuyor sevgilim. Sanki binlerce karınca yürüyor gibi. Üşüyorum. Mum gibi bitiyorum ben bir tanem, lütfen Allahım yalvarırım bu gün ziyaret saatine kadar dayanma gücü ver, son kez. Son kez kapıdan girenleri görebilecek kadar takat ver bana. Belki yoldadır, belki saati bekliyordur değil mi?

........

Saat 05.30; Ezan okunuyor canımın içi. Öyle güzel okuyor ki, bedenimin nağmelerinde huzurlu. Dua ettim yeni. Şimdi biraz daha ağır yazar oldum. Parmaklarım şişmiş. Harfleri pek seçemiyorum. Ben canım.....

........

Saat 06,30; Ne yazıyordum unutmuşum aşkım mektubun üzerine yüzükoyun düşüvermişim. Yolda mısın bir tanem? Hadi aşkım söyle. Söyle şu şoföre bassın birazcık gaza. Tükeniyorum, lütfen bir tanem. Artık ağrım var mı yok mu hissetmiyorum bile. Yaslandığım yerden sadece gökyüzünü ve uzun kavak ağaçlarının tepe dallarını görebiliyorum. Gelince beni kucağına alırsın değil mi? Dışarı bakmak istiyorum son kez. Sonra o mavi gözlerine. Gözlerim gözlerine baka baka kapansın istiyorum. Bir kerecik yeniden bunu yapayım sonra hiç açılmasınlar razıyım. Kokunu hissederken vereyim son nefesimi. Beni hiç affetmesen de önemi yok benim için artık.

........

Nartanem, son bir gayretle yazmaya çalışıyorum. Ama yazamayacağım sanırım. Koridoru görüyorum. Doktor heyeti geliyor beyaz önlükleriyle. Gülüşüyorlar bir tanem bu iyi haber mi? Ne dersin.

Neden durdular aşkım. Bu bu rüzgar, camlar kapalı nerden geliyor? Papatyam derdin bana, papatyan şimdi korkuyor Volkanım, çok soğudu burası, göğsüm üşüyor. ..gelll hadiiii. ...
........


-�Gonca hala yaşıyor Volkan, istersen çok geç olmadan mektupları bırak ve ona koş, al bu kağıttı adresi yazılı.

Volkan şok üstüne şok yaşıyordu. �Yaşıyor, o yaşıyor demek� düşüncesi bile onu çılgına çevirdi. Sevgilini, o hiç unutamadığı Gonca�sını tekrar görebilecekti.

Adam hızla hastahanenin çarpan kapısından içeri girdi. Danışma bankosunun önüne geldiğinde alüminyum kenarlar göğsüne çarptı.

-Hanımefendi bana yardımcı olur musunuz?

-Önce siz biraz saygılı olur musunuz? Görüyorsunuz ki telefonla konuşuyorum. Bekle biraz.

-Ah! özür dilerim biraz acelem var da.

Kadın biraz arkasını döner gibi yapıp konuşmasını fısıltıyla sürdürdü.

-Ya şekerim ben seni daha sonra arayıp o tatlı tarifini alsam olur mu? Şimdi bi salak geldi başımda duruyor. He ya bilirsin işte bu tipleri. Gitmez şimdi bu sümsük tarifin de içine eder. Tamam canım öptüm dönücem ben sana az sonra. Çüzzzzz.

Kadın takınabileceği en ceberut tavrını takınarak, yaşına göre iğrenç boyanmış, rujun kırıntılı artık parçaları salya gibi kenarlarında birikmiş şiş dudaklarını kıpırdattı nihayet.

-Evet beyefendi şimdi biraz sakin olun ve bana ne istediğinizi söyleyin. Bu kadar heyecanlı olduğunuza göre eşiniz doğum falan mı yapıyor? Anladım ben sizi şimdiiii.

-Yok eşim değil, yani evli değilim ben.

-Eeee... buyrun?

-516 numaralı oda ne tarafta?

-Göğüs Hastalıkları Bölümü yatan hastaları soruyon sen. Tamam. Koridordan düz git, ara merdivenden bir kat yukarı çık, sağdaki ilk oda.

-Teşekkür ederim.

Hızla koşarken danışmada görevli kadın ardından bir kez daha seslendi.

-Bayım bakar mısınız? Heyyy !

-Efendim.

-Ziyaretlerde çiçek getirmek yasak. Aşağıda yazıyı okumadınız sanırım.

Adam o sinirle dişlerini öyle bir sıkıp gıcırdattı ki, sözleri zor çıktı ağzından.

-�Kes sesini ! Sana da devedikeni getirecektim ama kalmamış, şansına küs.� Dedi.

Kadın: �Ukala şey nolcak zamane insanları böyle işte. Ahh ahh! hiç terbiye adap kalmamış bu insanlarda anacım� diye homurdandı.

Göğüs Hastalıkları
Yatan Hasta Bölümü
Oda No: 516


Sanırlar ki gözyaşları hep gözden akar. Doğrudur, yaşlar göz pınarlarından gelir ince ince süzülürler kristal su gibi. Ama ya içe akanlar. İç kanamadan farkı yoktur bunu hisseden için. Kalp ritmini kaybeder, çıkış yolunu bulamayan serçe gibi duvarlara çarpa çarpa kendini bilmez atar durur öylece. Kol damarlarınızda içinden geçenin hızını duyumsarsınız. İlk aşkı yaşadığınızda içinize ılık ılık akan o şey, şimdi bir tuzruhu olmuştur da eritir gibi yakarak akar. �Yüreği ağzına gelmek� sözünü onaylarcasına boğazınıza koca bir yumru düğümlenir.

......

Alnında soğuk terler birikmiş, kısık kısık nefes almaktadır artık . Gözlerinde sanki katarakt var da göremiyormuş gibi arada kocaman kocaman açıp, yazdıklarını görmeye çalışıyordu.

Volkan;516 numaralı kapıya geldiğinde sırtını duvara yaslayarak derin bir soluk aldı. Yüreği göğüs cebinin üzerinde taşıdığı sigara paketini titretecek kadar hızlı atmaya başladı. İçinden sürekli �sakin ol, sakin ol aslanım� sözcükleri geçiyordu. Son bir kez daha derin nefes alarak kapıyı çalıp içeri girdi.

Onun içeri girmesiyle birlikte odadakilerin başları ona çevrilerek sabitlendi. Kalabalıkta, hele ki kendine bu kadar göz çevrilmişken konuşamazdı Volkan. Şimdi bu sözsüz �sen de kimsin? � sorusuna bir cevap vermesi gerekiyordu. Dudakları bir şeyler söylemek için aralandıysa da hemşire ona hemen dışarı çıkmasını söyledi. Hemşire önünde durduğu yatağın kenarından ona doğru yönelince doktorların son müdahale için etrafında toplanmış sarı saçlı kadını gördü. O an, heyecandan terlemiş elleriyle sımsıkı tuttuğu çiçek demeti gevşeyen parmaklarının arasından sıyrıldı, düştü.

Adam bir yanda, doktor ve hemşireler bir yanda, hele ki yatan kadının sevdiği insan olduğunu anladıklarında ortam öyle bir gerildi, öyle bir hüzüne boğuldu ki; yere düşen al güller ayakları olsa kaçmaya çalışacaktı. Cama tüneyen kuşlar bile başını çevirdi.

Pa..pap.. Papat..yam! � diyebildi sadece.

-Tanıyor musunuz hastayı?

-Evet elbette, ona geldim, yoksa o? Bir şey olmadı değil mi?

-Beyefendi lütfen benimle gelin ve şu yatağa uzanın doktorumuz hemen sizinle konuşacak renginiz soldu.

-Bırakın şimdi beni yaşıyor mu onu söyleyin bana? Yaşıyor değil mi?

-Çok üzgünüm efendim iki dakika önce....

-Beyaz melek, yalvarırım şaka de. Neden hala doktor yanında. Doktorrrrrrr !

-Beyfendi sakin olun lütfen diğer hastalar etkileniyor.

İleri doğru birkaç adım attı ya da atamadı, gerisi gelmedi. Suluboya fırçasının karıştırıldığı su kabı gibi yaşamın tüm renkleri birbirine karıştı, sonra koyu bir karanlık, kop koyu.



Gonca mektubun satırlarını bitirememişti, öylece yarım kalan aşklar gibi boynu bükük karalanmış çala kalem yazılmış son bir mektup..... Okunması zor bile olsa bozuk kelimeler arasından ağır bir sevgi sızdığını görmemek, bunu anlamamak için kör olmak gerekirdi. Kalakalmıştı kalemi o narin parmaklarda, öksüz ve yetim. Artık sevgi yazmayacaktı, aşkı yazamayacaktı, umutsuz haykırışlarını, özlemlerini, ona bunca yıl dayanma gücü veren kavuşma hayallerini yazamayacaktı. Kalem de sustu, bülbül de, al güller neylesin, mor güller ağlasın . Aşk mucizeler yaratırdı yaratmasına ya bu gün hafta sonuydu. Sokakları bomboş koskoca bir şehir ve bir adam kalakaldı.

Ne uzaktan geçen şehir hatları vapurlarının düdükleri, ne işportacıların bağrışmaları ne de kendisine sürekli �nasılsınız, iyi misiniz Volkan bey, Volkan bey? �diyen Deniz hemşirenin seslenişleri. O; yitip giden çok yaşamlar görmüştü. Ancak bir gencin yaşamının solduğunu görmek , sevdiğinin de aynı şekilde sadece kalbinin attığını ama içinin öldüğünü görmek bambaşkaydı. Dudaklarını ısırarak tutardı böyle zamanlarda kendini ama bu kez o da göz pınarlarını kontrol etmedi, etmek de istemedi. Titreyen elleriyle az önce genç kızın soğuk parmaklarının arasından aldığı son mektubu ona uzattı.

Volkan damarlarındaki sakinleştiricini de etkisiyle sakince elini uzatırken, yüzüne baktı hemşirenin. Oncasını okuduğu mektuplardan biri değilmişte sanki bir ölüm veraset ilanı, her şeyin bittiğini gösteren bir pusulaydı sanki ona uzatılan. Kağıda dokunduğunda kollarındaki tüyler dikleşti üşümüş gibi. Nerde o ilk mektubu açtığında hissettiği duygu o özlem, o sevinç?





O; o burda. Bitanem, hissedebiliyorum, koş aşkım! ondan önce sen al beni kollarına. Yalvarırım son bir kez. Kalp atışlarım hızlanıyor hızln.. aşm ben..canm...affet bni seni seviyorummm ben ç .ook..�



Volkan; el çantasından yıllar önce Gonca�nın �al bunu, bana bu kalemle yaz, sana uğur getirsin� dediği hatıra kalemi çıkardı ve aynı mektubun son satırlarının altına o da titrek yazısıyla bir şeyler ekledi.





Ciğerparem; geldim bir tanem, geldim ama yetişemedim papatyam. Affetmek ne demek , asıl sen beni affet, affet sevdiceğim. Ben de seni seviyorum, her zaman da ilk öpücük tadında seveceğim yağmur gözlüm.

Volkanın.�




Gonca; bilirsiniz açılmamış gül demektir, açılmayan gül de koklanmamış. Volkan da tıpkı adı gibi onu doyasıya koklayamadan hazin bir sonla kaybetti. Sebepler ve nedenler için artık çok geç. Ne biz ne bir başkası mutlu sonla olmasa da ikisinin de apayrı yerlerde, yaşam mücadelesi içinde yaşadıkları devasa sevgiyi anlayamazdı. Koskoca dokuz yıl. Bitmeden usanmadan iç dünyalarında yaşanan bir sevgi.

Gonca şimdi İstanbul�da Kız Kulesi�ni tepeden gören bir sırtın yamacında tıpkı diğer mezarlar gibi sessizce gelip geçen gemilere bakmakta, martıların çığlıklarında ses bulmakta.

Volkan mı? O şimdi, geçimlerini balıkçılıkla sağlayan, Anadolu�nun küçük bir kıyı kasabasında, şehrin biraz dışındaki müstakil evde. Muhtemelen bahçesinde oturmuş en çok sevdiği gülleriyle uğraşıyordur.


Kötü günlerden altı yıl sonra Sedef hanımla evlenmiş. Köyün ileri gelenleri onun bu kendini heba eden yaşamına daha fazla dayanamamışlar ve bir gün onu ziyarete gelip, genç yaşta eşini deniz kazasında kaybeden, tıpkı onun gibi yalnız yaşayan Sedef hanımla evlenmeye ikna etmişlerdi.

Kolay olmamıştı elbette Volkan�ın kabullenmesi. Lakin yalnızlık Allah�a mahsus, insan için ise çok zor ve meşakkatli. Sedef kendisinden birkaç yaş büyüktü ve kazadan sonra yaşadığı şok ve ardından gelen ani felç nedeniyle sağır olmuş bir bayandı. Bu da zaten Volkan�ın evlenmeyi kabul etmesinin en büyük etkeniydi. Ne olursa olsun hiç kimse bunu bir acıma olarak görmemeli, Volkan�da öyle görmedi zaten.

Yaşamının geri kalanında hiçbir kadın -ki buna Sedef�te dahil- Volkan�dan bir daha �seni seviyorum� sözünü duyamayacaktı. Evlenmeden önce Sedef ile oturup uzun uzun anlattılar kağıtlara sayfalarca yazarak. Sedef�de Volkan�da anlayışlı insanlardı, yaşları kemale ermişti.

Bu; bir evlilikten ziyade birliktelik ve aynı evi paylaşan, birbirlerine destek olan iki insan olarak kalmaktı. İkisi de çok acı çekmiş ve bu saatten sonra gelen mutluluğun yükü altında ezilmek istemiyordu. Sevgi mutluluktur mutluluğuna ya, acılar üzerine kurulan yeni sevgi de bir o kadar ağırdı. Ne biri kocasını, ne diğeri Gonca�sını unutamamışken yapmacıktan bir sevgiyle sarılmayı yaşamak istemediler. Hiç aynı yastığa baş koymadıkları için de çocukları olmadı. Kendilerini tüm yaşamın nimetlerinden arındırdılar, güven ve huzur ile yaşamlarını devam ettiler. İki ayrı yürek, iki ayrı beden, içlerinde sakladıkları iki büyük aşk, iki büyük sevgi bir ömür oyu çıkmamacasına kaldı.

Şimdi her akşam el ele deniz kenarına inerler birer çakıl taşı alıp denize savururlar. Biri kendinden kopardığı kocası için denize, biri goncasını kendinden kopardığı için İstanbul�a. Dalgalanan su da durulduğunda duyguları da durulur hiç konuşmadan eve dönerler.

............................

Sevmek mi? nereye kadar, katlanmak mı o da nereye kadar? Birbirlerini böyle seven iki insan ve yaşamlarının heba edilişi. Gonca tam dokuz yıl acı çekmiş ama hastalığa yine onun aşkı ile direnmişti. Birbirlerine anlattıkları hiç yaşanmasını istemedikleri bir masal için dokuz koca yılı heba ettiler. Hangisi mutlu oldu peki? Volkan mı? Elbette hayır.

Hiç biri

Sorumuzu tekrar soracak olursak; Sevmek mi? nereye kadar, katlanmak mı o da nereye kadar?

Cevabı sanırım
SONSUZA KADARolmalı. Keşke dokuz yıl için bile olsa aynı yaşamı paylaşsalardı. Keşke kahırla geçen her anlarında mutluluk esintisi esseydi. İşte böyle bazen yaşam nehri hepimizi bir kıyıya atıveriyor değil mi? Ne olursa olsun, ne yaşanırsa ve yaşanacak olursa olsun korkmadan, bıkmadan, gerekirse direnerek sevmeli insan. Sevme gücümüz bu kadar güçlü iken, neden yaşam gücümüz az olsun ki.

-Sevda için dağları delmedik mi, okyanusları, güneşi aya dize getirmedik mi?
-Gülü bile ağlatıp, mehtaba göz kırptırmadık mı yakamozlarda?
-El ele yürürken önünden geçtiğimiz kırmızı lalaler, ebruliler saygı ile eğilmedi mi?
-Uçan kuşlar bizi selamlamadı mı?
-Gökyüzünü bile çocuk gibi pembeye boyamadık mı?
-Koca koca dağları biz yarattık sanmadık mı?
-Sevda bu ne istedik de başaramadık ki?


Varsın gerisinde ölüm de olsa ne fark eder? Aşkın bir günü ömre bedel.

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

VALID CSS   |   VALID XHTML