|
 -Neden sustun kız, çok güzeldi sözleri Selin ya devam et hadi?
-Ne bilim Daphne işte ya, utandım galiba, bir an eski bir hikaye geldi aklıma buralarda anlatılan bir de.
-Ah yine şu hikaye evet hatırladım, ama bak bize, artık geride kaldı bunlar.
-Gerçekten kaldı mı dersin Defne? Afedersin Daphne.
-Elbette arkadaşım bak isimlerimizi bile birbirimizin diline karıştırıyoruz işte arada gördün mü? Selin ya da Celine.
-Kalk hadi bizimkiler akşam bahçede çay demleyeceklerdi , gecikmeyelim babam kızar sonra. Kaçta gelecektiniz?
-Yemekten sonra geliriz heralde tam bilmiyorum bende.
İki kız makilerin arasından geçip koşar adım köye indiler.
10 yıl önce....
-γεια πηγαίνω Turko !
-Ne diyor bu ?
-Gidin burdan diyor , hadi toparlan da sen dümene geç, ben de motoru çalıştırayım evlat. -İyi de.. bizim sahil güvenlik botları onlara böyle mi yapıyor?
-Dediğimi yap ve fazla soru sorma.
...
Kara egzoz dumanı yakamozlara karışırken, balıkçı teknesi serin suların üstünde kayarcasına evin yoluna burun verdi. Ege’nin müziği; dümen suyu üstünde uçuşan yorgun martıların çığlıklarıydı belli belirsiz. On dakika kadar sonra iç limanda demir atıp, ıslak ama boş ağları kıyıya serdiler. Akşam, sofraya konan sıcak tarhana çorbası ve zeytinyağlı yemeklerden sonra kadın sessizce sofrayı kaldırdı. Her akşam yaptığı gibi şekersiz köpüklü Türk kahvesini cam kenarında sigarasını telleyen eşine buyur etti. Orta yaşı az geçmiş, kirli sakallı adam yorgun gözlerle uzaklara bakarken:
-Bubaa! Bir şey sorcadım ben sana.
-He sor bakalım evlat, amma meraklısın sen de ülen kerata. Ha bire bişiler sorup duruyon.
-Napsın bubası, meraklı olcek tabi anasının guzusu o. Sen de az cigaranı bırak da dadaya aydivesene ne sorduğunu.
-Buba ya, onlar da bizim gibi mi, yani şimdi onlarda evlerinde bu saatte yemek yiyoladır he mi? Belki bizim gibi buba oğul otumuşlar denize bakıyorlardır he buba?
-He len! Onlar da insan değil mi, elbette bizim gibile işte. Gülüyorlar, eğleniyolar, çalışıyolar, üzülüyolar ve seviyolar. Yok be yav birbirimizden farkımız kızancazım. Sadece dilimiz ve dinimiz farklı.
-Peki bizi neden sevmiyolar? Biz ne yaptık ki onlara?
-Annadııım ben derdini. De ki, sen dün Yorgo’nun söylediklerine takıldın.
-Biraz, yani he.
-Ama işini yapmakla yükümlü olanlarla normal insanları birbirinden ayırmak gerek di mi. Geçen seneki Palaskevi Manastırı’ndaki töreni hatırlıyon mu de bakem sen? Amcanın draktörü ile gitmiştik.
-Hıı hani dizim ganamıştı koşarken düştüydüm.
-He len onu diyom zati, azımdan alıvedin. O zaman ben yanına gelinceye kadar gulakları çınlasın Papaz Dimitri seni kucaklamıştı da ağlama diye dondurma alıvemişti. Ulen kerata, anan öle dizini silse zırlar duru, kırk naz ededin de Dimitri’nin hanımı kolonya sürdüydü de gıkın çıkmamış idi.
-“Geçen sene de gelmediler, bu sene gelirler mi ki bey? Yogoslav hanımcazı pek göresim gedi, yavuzdu gonuşmaları, pek datlı dilliydi de mi“ diye söze giriverdi kadın destursuzca.
-FesuphanAllah kadın ya? Sen fasiliyeni, baklanı ayıklasana ya, hem gonuş deyon hemi de bizi mi dinleyon sen? Ne bilem ben, gısmetse gelirler. Benim de Dimitri’yi göresim geldi zati. Ne diyodum ben sahi?
-Dimitri’yi anlatıyodun ya buba sen de ne çabuk unutuyon?
“Anan işte. Gocattı beni” diye güldü.
-Haa doğru ya. İşte böle böle. Biz aynı suların kıyı çocuklarıyız anadın mı? Yogovlav’ı da Yunan’ı da, Bulgar’ı da, Urum’u da. Gız alıp vemişiz. Akrabaların bazıları da sınırlar çizilince ha böle iki tarafta kalakalmış. Bazen Meriç’in, bazen Ege’nin suları da bir elçi gibi kültürlemizi de, örf adetlemizi de, dostluğumuzu da daşımış yıllarca bir o yana bir bu yana. Ama bağnaz dakımının kafalarındaki ırkçılığı yumuşatamamış işte. Şincik eyiyiz emme eskiden daha kötüydü. Yine de accıık yapındırıveriyos bazen işte. Onlar da, biz de arada sırada.
-Nassı yani ya?
-Basbaya len. Goca goca jetleri gömedin mi böğün denizde. Nası harlaşıp durdular birbirlenle. Neysem, bu gün iyi iş çıkardın. Şu fincanı mutfağa götürüve de sana bi hikaye anlatim gel şöle yancazıma.
Çocuk pos bıyıklı babasının bu kadar duygusal haline binaen, yerinden fırlayarak bir koşuda fincanı bıraktı. Ortamın sıcaklığından da şımarıp dizine yatıverdi. Annesinin “a delibaşım bicamalarını giysene” demesini de babası işaret ederek susturdu.
Recep Kaptan parmaklarını yakmak üzere olan sarma sigarası söndürüp derin bir nefes aldı ve anlatmaya başladı.
(Elbette birazdan anlatılanlar çocuğa anlatılan dil, uslup ve uzunlukta değil, biz yazalım da, Arda boylarının, Ege’nin onca adsız sevda türküsünden birini merak eden ister okusun, ister dinlesin)
.....
-Yunus?
-Efendim Baba Kaptan! Buyur.
Yunus; çıraklık zamanlarında ilk balıkçılığı öğrendiği, ona dar zamanında kol kanat geren yaşlı İlyas Kaptan’ı ikinci ailesi gibi benimseyip babası gibi sevmiş, o günden beri de ona hep böyle hitap eder olmuştu. Eşine de zaten “cici annem” derdi.
-Az gel hele Yunus, bişi irica etçem senden.
-Rica ne demek baba, emrin olur.
-Eyvallah yiğidim. Dicem şu ki; kendimi pek eyi hissetmiyom ben. Bu sıcaklar fazla oynatıyo heral benim tansiyonu. Sabah Ada’ya gitmem lazım, bu sefer benim yerime sen gider misin? Su varilleri var. Sıcaktan kavrulmuştur millet şimdi orda teknenin yolunu beklerler. Gelirkene de ilk sürüm şarapları getirirsin. Hafta sonu kamyon gelecekmiş almaya Tekirdağ’dan.
-Tamamdır kaptan sen merak etme. Şu ağın az işi kaldı, yamasını bitirim hemen hazırlıklara başlarım.
-Sağol evlat, Allah eksikliğini vermesin.
Midilli (Losbos)’da tatlı su kaynağı olmadığından, içme suyu İlyas Kaptan’ın teknesiyle üç günde bir taşıma ile sağlanıyordu. Ezine’nin Odun İskelesi’nde eski şarap fabrikalarının hemen yanında çakılan iki artezyen kuyusundan çıkan su, varillenerek traktörle iskeleye getirilir, ısınmasın diye güneş doğmadan önce adaya yetiştirilirdi. Yoktu o zamanlar şimdiki gibi büyük feribotlar.
Sabahleyin Baba Kaptan yüklenen varilleri kontrol ettikten sonra iskeleye çıkıp, helalleşerek onu yolcu etti. Deniz bu, sağı solu belli olmaz. Bir bakarsınız Toprak Ana’nın oğlunu kıskanır da bağrına basıverir Deniz Ana. Yüzme bilene bile hak getire işte o zaman Ege.
Yunus; vira Bismillah deyip “hadi uyan artık” der gibi motorun güçlü pervaneleriyle köpürttü teknenin ardında Ege sularını.
Var mı insanın kendisini kuş gibi hafif hissettiği böyle anlar söylermisiniz? İki mavi arasında bir Ademoğlu. Gökyüzü ve deniz. Yunus dizel motoru tam gaz kapatmış, suları bir pulluk gibi yararak ilerledi.
Deniz olur da hiç martısız olur mu? Hayran hayran baktı bembeyaz özgür kuşlara. Sonra onlarla ilgili anlatılan şu bildik sevdalılara mektup taşıma masalı geldi aklına. Sanki onu anlayacaklarmış gibi ellerini ağzının kenarlarına götürüp bağırdı.
-Heeyyyy beyaz periler, hala bulamadınız mı şu mektubuuuu? Daha çok ararsınız siz. Gaganızı sıkı tutsaydınız da düşürmeseydiniz.
Parça deriden yapılmış meşin yeleğinin cebinden kayışı kopmuş saatini çıkarıp baktı. Yükleme ve yola çıkma sırasında pek de fazla zaman kaybetmemişti. Gömleğinden bir düğme daha açarak tuz kokan rüzgarın koynuna girmesine izin verdi. Bir saat kadar sonra kıyıya iyice yakınlaşınca hız keserek mendirekten içeri burun verdi. Kıyıda bekleyenlerle selamlaşmanın ardından tekneyi sancak tarafından iskele verip edip kıyıya çıktı. Irgatlar da halatları bağlamasına yardım ettiler.
-Boşaltma işi ne kadar sürer?
-Yarım saat bilemedin, bir saat kadar.
-Tamam ben meydan kahvesine gidip bir çay içeyim bu arada. Şaraplar gelirken dönerim. Görünüyor zaten ordan burası.
-Tamam beyim. Olmadı çocuklarla haber salarım ben sana, meraklanma.
-Hadi kolay gele.
Durmak bilmez rüzgara rağmen gölgede denizi seyrederken sıcak bir çay içmenin tadına diyecek yoktu doğrusu. Aslında çay değil de buz gibi boğma rakı içmek vardı akşam üzeri şu Dimitri’nin yerinde. Soğutulmuş buz gibi kavun ve beyaz peynir ne güzel giderdi. En son burada soğuk bir kış günü bir hastayı evine geri getirmişler, ardından tekne lodostan dolayı iskeleden çıkamayıp iki gün adada mahsur kaldıklarında kafa çekmişlerdi tayfalarla.
Bir saat kadar sonra yük indirenlerin el işaretiyle birlikte içtiklerinin ücretini masaya bırakıp iskeleye doğru yürümeye başladığında at üzerinde alımlı bir bayanın yük yerine doğru geldiğini fark etti. Genç kız ustaca attan aşağı atlayıp işçilerle Yunanca bir şeyler konuştu. İşçiler eliyle Yunus’u işaret ettiklerinde yanlarına varmasına birkaç metre kalmıştı.
-Yasas Turko! -Ela -Yaşlı kaptanı görmedi ben? -Hasta biraz. -Oh! iyi sağ ya, merak etti ben görmeyince. -Önemli bir şeyi yok yaşlılık işte. -Tamam. Ona diyesin ki Elana’nın selamı var. -Aleyküm selam da tanır mı seni? -Tanır vre. -Aleyküm Selam.
Kadın ata binerek geldiği gibi usulca uzaklaştı. Yunus yanındakilerin omuzuna dokunmasıyla kendine geldi onun ardı sıra bakarken.
-Kim bu
-Ha şu deli kız mı? Adı Helena’dır ama babası ona hep Helen diye hitap eder. Adının öbür yakasında oturur. İnatçı ve aksi bir babası vardır. Ama Helana kız hiç babasına çekmemiş, diken tarlasındaki bir gül gibi edalı ve yumuşak başlıdır.
Yunus teşekkür edip ırgatların ücretlerini ödeyerek iç mendirekten ayrıldı ayrılmasına ya aklı sanki geride kaldı. Birkaç mil uzaklaştıktan sonra nasılsa daha vakit var diyerek, motoru adanın güney yamacına çevirdi. Geniş bir daire çizerek adanın öbür tarafında kıyıya seyirdi. Tesadüf diye buna denir işte. Kumluk alanın yanından geçerken sahilde dörtnala atını koşturan Helena’yı gördü. O da Yunus’un motor sesini fark ettiğinde atını daha da hızlandırdı. Yunus da motoru son gaz kapattı. At ile tekne yarışı gibi komik bir durum ortaya çıktı. Daha sonra Yunus eliyle selam edip, bir yay çizerek yoluna devam etti.
Gece yarısına doğru dışarıdaki rüzgardan eser kalmamış ortalık gecenin sessizliğine bürünmüştü. Yatağında bir sağa bir sola dönmekten uyuyamayan Helena kalktı ve iç odaya geçti. Neden uyuyamadığını o kondurmasa da yüreği fısıldıyordu aslında. Eliyle perdeyi aralayıp uzaklarda sanki göz kırparcasına yanıp sönen kıyı ışıklarına baktı bir süre. Orada bir yerlerdeydi. İçindeki bu garip duyguyu dağıtmak istediyse de gözlerini o uzak ışıklardan bir türlü alamadı.
Karşı kıyıda da durum pek farklı değildi aslında.
-“Hava biraz serin bu gece Yunus, üşürsün hırkanı bari sırtına koyayım” diyen annesine tatlı bir gülümseyişle teşekkür etti.
-Bir sorun yok değil mi oğul?
-Yok ana, ne sorunu olsun ki?
-Ne bilem ben, seni pek durgun gördüm bu akşam nedense.
-Yoluna kurban olduğum güzel anam, bilmez misin ki ben senden bir şey saklayamam, yüzüm kızarır dilim kekeç olur.
-Ee peki o zaman nedir mesele işlerle mi ilgili? Bak peynirin biraz ucundan tırtıklamışsın, kavuna hiç dokunmamışsın ama rakıyı götürmüşsün.
Bu sözler karşısında sadece başını öne eğdi. Yeleğinin iç cebinden bir sigara çıkarıp anasından destur alıp yaktı. Daha birkaç nefes almıştı ki asma bahçe kapısının açılışı ve babasının öksürüğünü duydu. Pek geçinemeseler de babaydı neticede gelen, evin, ocağın direğiydi baba. Ani bir hareketle avucunda sigarayı ufalayıverdi, yakasını ve oturuşunu düzeltti.
-Ooo iyi akşamlar küçük bey, afiyettesiniz bakıyorum, iyi iyi sen devam et böyle, baba evi nasıl olsa gel keyfim gel. Aferim hanım sana da pes yani koca kadın oturdun sen de laklak ediyorsun bu saatte. Başka işin yok mu senin. Kalk yürü sabah tarlaya erken gidicez gübre atılacak. Bizim boşa geçircek zamanımız da keyifimiz de yok.
Belki de bir yenisi daha çıkacak bir tartışmayı annesinin dudaklarını susturan pamuk elleri durdurdu. Anne kalktı onun yanağına bir öpücük kondurdu ve fısıltıyla:
- Etmeyin artık canıma tak etti. Sana diyor ama kendi de içmiş kahvede zıbarasıca belli sallanıyor tulum gibi. Sus oğul susmak da bir erdemdir.
-Peki ana arada hani sen olmasan ... neyse takma sen kafana bunu şimdi hadi Allah rahatlık versin.
Aslında bütün tartışmanın sebebi geçen yılki bir evlendirme hadisesinden kaynaklanmıştı. Babası köyün ileri gelenlerinden ve aynı zamanda arkadaşı olan bir adamın güzel kızıyla evlendirmek istemiş Yunus ile arlarında sert tartışmalar yaşanmıştı. Kendisine sorulmadan böyle bir kararın alınmasına ve babasının diklenmesine karşı ilk kez babasına karşı gelmiş, bir inat için bir daha da evlenmeyeceğini söyleyerek bir ay evi terk etmişti. Yunus’un reddettiği Meryem kız değildi aslında. O güzel bir kızdı, çocuklukları da zaten hep bir yerde geçmiş evleri birkaç ev ötedeydi ama aralarında hiç sevgi kıvılcımı yaşanmamıştı. Bu olayın farkına varan Meryem bir akşam üstü sahilde Yunus’un dönüşünü gözlemiş ve tüm umutlarının ona bağlı olduğunu söylemişti. Meryem’in yüreğinde dört yıldır bir başka ateş yandığı ve Yunus’da bunu bildiği için ona yalvardı. Yunus’da onlara mutluluklar dilemiş ve böyle bir şeye izin vermeyeceğine söz vermişti. Sonradan araya girilip barıştırıldıysalar da kırgınlık ve husumet bu güne kadar süregeldi işte.
Aradan iki hafta geçmesine rağmen baba kaptan tam olarak iyileşemedi. Kasaba doktoru ona en acı reçeteyi yazmıştı. “Nemli ortamdan ve denizden uzak dur”. Bu bir kaptan için ölümden beter de olsa çocuklarının da ısrarıyla zoraki kabullendi.
Kasaba dönüşü Murat 124’ün arka koltuğunda zoraki nefes alıp, bir yandan da yakasını açarken okkalı bir küfür salladı.
-...... Istakoz kılıklı herife bak ya, Yunus oğlum duydun dimi siz de duydunuz denizden uzak kal diyor bana ya... Adam beni resmen kayık gibi kızağa çekti. Ağzınızı açıp bi tek kelime etmediniz siz de var ya alacağınız olsun. Bir an geldi, hadi dedim İlyas yap bi hamle de, o boynundaki kulaklıklı boruyu dola boynuna, çök herifin gırtladığa dedim içimden. Hala sinirim geçmedi ya off bunaldım.
Yunus ve taksici Osman bu duruma kahkalarla gülüp geçtiler.
Akşam yemeğinden sonra baba kaptanın hanımı şekersiz kahveleri getirdiğinde sohbet koyulaşmıştı. Baba kaptan Yunus’tan tekneyi devralmasını rica etti. Böylelikle hem Yunus düzenli bir işe devam edebilecek hem de, babasıyla daha az dalaşacaktı.
Hiç tereddütsüz “evet kabul ediyorum“ sözleri dudaklarından döküldüğünde önce kızardı bozardı ardından da muzip bir gülümseme ile camdan dışarı baktı. Analığı da pek sevindi bu duruma. Sert ve yağız bilinen Yunus’un bu denli kolay boyun eğmesiyle baba kaptan o an sebebini anlayıverdi meselenin. Belli etmeden kahvesini yudumlamaya devam etti.
İlerleyen zaman içinde Yunus hem balıkçılığa hem de su taşımaya devam etti. Annesi de motorun adaya her gidişinde tam gaz, ama normal seyirle dönüşünden işin içinde bir tutku olduğunu sezinledi. Baba Kaptanla gidip konuştuğunda bu hislerinde yanılmadığını pekala anlayacaktı. Kaptan ona sakin olmasını ve bazı şeyleri engellemesini çok geç olduğunu hayatı birazda dilediği gibi yaşaması gerektiğini söyledi. Anne babadan kaynaklanan meseleleri açtıysa da Kaptan zamanla huysuz atın da sakinleşeceğini söyledi.
Artık iskeledeki selamlar yerini gülümsemelere ve kaçamak bakışmalara bırakmıştı. Ada’nın öbür yüzündeki çıkıntı kayalığın koruduğu çakıllık yerde bazen bir saat bazen yarım saat anca buluşan iki can sohbete başladığında deniz ve martılar bile saygı duyardı.
Aslında asıl yakınlaşmaları Helena’nın bir gün İlyas Reis’i çok merak edip onu ziyarete gelmesi ve aniden patlayan Lodos nedeniyle mecburen bir gece orda kalmasıyla olmuştu. Annesiyle baba kaptanı dolaşmaya giden Yunus’un o gece ne sofrada ne de bahçede yüzünden hiç gülümseme eksik olmadı. Tabi Helena’nın da.
Zaman içinde Ege’nin üstüne çok güneşler çok aylar doğdu, zaman su gibi akıp gitti. Seferlerin birinde Ada tarafında dönüşe geçeceği sırada Yunus teknenin motorunun söyledi. Aslında bozulmamış dizel Lombardini motorunun yakıt pompasına bilerek su karıştırıp bozulduğunu bahane ederek adada kalmıştı. Geceyi geçirmek için evine davet eden muhtarın isteğini ise kibarca reddetti ve çalıştıramazsa teknede yatacağını söyledi. Yaklaşık üç saat kadar sonra motor çalıştı, kahvede oturanlara el salladıktan sonra dümene geçip yol bastı.
Motor sesi duyulmayacak mesafeye gelince seyir ışıklarını kapatıp kayalıklara doğru düşük hızda seyretti. Egsoz sesini bastırmak için şarapların bir çoğunu kıç bölmeye yığdığı için çıkış hüzmesi suya batıp çıkıyor ve sesi bir nebze daha engellemiş oluyordu. Kumsala sancak tarafını verip demirleyerek suya indi. Beline gelen suda ilerleyerek sahile adım bastığında Helena’nın atının hafif kişnemesini duyunca yüzü gülümsemeyle kaplandı.
-Ay ışığım! Demek benden önce geldin.
-Nerdesin sen vre yarım saattir seni beklor Helena’n?
-Demek beni bekler, niye ki çok mu özlemiş?
-Hiç de bile, sadece şey!
-Ney?
Helena dudaklarını geri çekerken usulca fısıldadı.
-Bu yeterli mi Turko?
Hiç yeter mi? Cevabı da aynı şekilde oldu tabi ki. Az sonra Yunus sırtını kayalıklara, Helena’da ona yaslanmış bir şekilde bir süre sustular. Esen rüzgar Helena’nın saçlarını Yunus’un yüzüne sürüp durdu. Yunusun başı Helena’nın omuz üstünden baş ve omuz arasına yaslandığında ikisi de derin bir huzurla nefes aldılar. O an sanki koca dünya da bir tek onlar varmış gibi özgürlüğün tadını içlerine doyasıya çektiler.
-Beni bırakmayacaksın değil mi Yunus
-Bu da nerden çıktı? Elbette bırakmayacağım.
-Bilmiyorum vre Turko, yine de korkuyor ben işte. Yani sen, ben, hayallerimiz. Düş bile kurmaktan korkar oldu be Helena. Aileleri biliyor sen, çok sorun. Yanmaz mı karşı kıyıya gittiğinde senin yürek de, ben gibi.
Yunus daha bir sıkı sarılarak saçından öptü ve onu teselli etmeye çalıştı. Bir müddet daha konuştuktan sonra yine diğer buluşmalardaki gibi ayrılık vakti gelip çattı. Tekne uzaklaşırken “git şimdi ama yine geri gel” diye yavaşça seslendi.
İnsan sevdiği zaman nasıl olur bilirsiniz. Her şarkıda kendini bulur, her seste onun sesini arar durur. Hele ki ayrılarsa, ola ki uzaklarsa katlanarak artar bu duygu. Yine bir günün sonunda, karanlığın hakimiyeti küçük balıkçı kasabasını kucaklamıştı işte. Aşıklar hüzün gecelerinden hüzün beğenirlerken...
Bafra paketinde kalan son sigarayı da yaktığında sayısını unuttuğu kadehi yarımdı henüz. Loş meyhanede az önce çalan müzik bile onu anlatırcasına içliydi.
Tutuldum sakıncalı bir sevgiliye, Zarardasın ey kalbim dön geriye, Al Allah’ım aklımı ki zaten bende değil, Al Allah’ım kalbimi bu aşk hakkım değil.
Yanıyor içim dışım bir garip halde, Ne sözüm geçer ne gücüm yeter bu kalbe, Yolunu çoktan çizdi, çoktan düşünmeden sonunu, Bilmiyor bu aşk yakacak onu pare pareee.
Al Allah’ım aklımı ki zaten bende değil, Al Allahım kalbimi bu aşk hakkım değil.
Bir seferde kadehin içinde kalanı dikip, elinin tersiyle acı ve buruk tadı dudaklarından sildi. Kendinden geçmiş bir halde önünde yükselen sigara dumanı arasından geçen bakışları, kesik kesik hayallere alıp götürdü onu. İlk görüşünü, gülüşünü, sarılışı.
Elini başına dayamış hayal kurarken omzuna inen kalın bilekli nasırlı bir el ile dünyaya dönebildi ancak. “Kim bu densiz?” der gibi başını çevirdiğinde İlyas Kaptan’ın çatık kaşları ve delici bakışları ile karşı karşıya kaldı. Hemen toparlanıp ayağa kalkmak istediyse de kolun ağırlığı onu oturması için bastırdı.
-Baba Kaptan, geldiğini görmediğim bağışla.
-Kes sesini. Bu ne hal oğlum. Yunus, sen kendine ne yaptığının farkında mısın? Kaç zamandır seslenmeyeyim şuna, kendi düzelir dedim ama senin düzeleceğin yok be evlat. İyice derbeder ettin kendini. Yazıktır oğul gençliğine.
Garson önüne servis açıp, rakı bardağını doldurup gidinceye kadar bir süre sustu. Bastonunu masanın kenarına dayadı.
-Nedir oğlum derdin? Şu gönül meselesi mi yine?
-Deşme yaramı Baba Kaptan, bilmez misin nicedir halim, gönül meselesini de aştı artık bu kara sevda. Dağ gibi yürek eridi, serçeninki gibi duvarlara çarpar durur, kanatır pençelerini aşamadığı duvarı yıkmak için, ben de daha çok kanadı kırılmasın diye içkide bulurum teselliyi.
-Bilmem mi. Sen bana baba dedin, ben seni oğlum yerine koydum acımaz mı insan evladının gözünün önünde günden güne erimesine be. Olmaz öyle, bak akşam cici ananla da konuştuk. O da çok üzülüyor durumuna. Mahalledeki kadınlar evvelsi gün böyle gidersen senin sirozdan gideceğini söyleyivermiş densizler de, yığılıvermiş oracıkta. Meyhaneyi meyhaneciyle kapatacak kadar içecek, teknede yatıp kalkacak kadar mı çok seviyorsun Helena’yı?
-Bu kadar çok ne demek Reis Baba, yok böyle bir sevgi toprak üstünde, gökyüzünde, deniz dibinde. Tatmadı insanoğlu böyle bir aşkı, böylesine derin bir sevdayı. Nerde yattığımın ne önemi var ki? O yanımda olmadan pamuk yastık bile batar bana, yumuşacık pamuk kumaşı diken olur, yün yatak kaya olur, sesini duymadığım anda yediğim aşım taş olur . Gözlerine bakamadığımda ama gibi görmez gözlerim başka bir şey. Lal gibi tutulur dilim.
-Delisiniz oğlum siz deli. Zavallı kızcağız ne halde kim bilir şimdi? Böyle sevda mı olur yav. Seviyorum diyorsan da ne diye kokmuş balık ağlarına sarılıp yatarsın. Madem o kadar seviyorsun neden yanında değilsin? Neden bıraktın onu orda suyun öte yanında biçare?
Yunus’un; ona masada eşlik eden İlyas Kaptan’ın sözlerini o kafayla algılaması biraz geç oldu.
-Baba büyüksün, büyüksün de, ben anlamadım fazla kaçırdım herhalde. Sen tam olarak ne demek istedin şimdi?
-Bir şey demek istemedim. Yapman gerekeni yap dedim sadece. İkinizin de gözümün önünde, akşam ilk can suyu verilip sabah güneşi görmeden solan fidanlar gibi eriyip gitmenize seyirci kalamam. Git al onu. İkinizin de babası inadçı keçinin teki. Laftan anlayacak halde de değiller.
-Yani?
-Şimdi okkalı bir şamarı oturtacam ha suratına, koca adama demediği şeyleri söylettin, yapmadığını yaptırma bari. Komşu adada bir Rum kadın var. Bir sefere gittiğinde ona uğra selamımı söyle anlat durumu. Bi başına yaşar, kimseyle konuşmaz geleni gideni de olmaz ama pek yufka yüreklidir. Eskidendi bir gece hastalanmış bu, Ada’da tek kayık benim. Bir yağmur bir fırtına ki sorma gitsin, göz gözü görmez. Kadını öylece bıraksam ölecek. Zaten meydan kahvesi önüne geldiğinde neredeyse attan düşmek üzereydi. Eh serde delilik var, vicdan var bre, o halini görünce vira Bismillah deyip bakmadım kopan fırtınanın densizliğine karşı kıyıya ulaştırdım bata çıka iki saatte. Doktor dediydi; o gece getirmeseymişiz kesin ölürmüş. O gün bu gün bana minnet eder duru, arada hala haber salar selam eder.
Yunus yarım saat boyunca onun sözünü kesmeden dinledi ve çok iyi anladığını söyledi. Zaten başka da çare görünmüyordu.
Üç gün sonraki sefere çıkmak üzereyken anasına sıkı sıkı sarıldı helallik aldı.
-Hakkım ananın ak sütü gibi helal olsun sana yiğidim. Lakin yolunu, bir habarını bekler durur anan burda, unutma olur mu?
Annesi anlamıştı onun gidişinden ya yine de “gitme oğul” demeye dili varmadı . Ana yüreği bu, mesele sevda olunca ne gitme diyebilir, ne de kal. Avlunun az ilerisinde bir taşın üzerine oturup mırıldanarak bir türkü okudu ardı sıra sessiz bir yalvarış gibi.
Gitme turnam bizim evden, Dön gel Allah’ını seversen, Ayrılık ölümden beter, Dön gel Allah’ını seversen.
Gitme turnam vuracaklar, Kanadını kıracaklar, Seni yarsız koyacaklar.
6 saat sonra 22.30
Helena motorun kıyıya gelmesini bile beklemeden eteklerini sıvayıp tekneye doğru yürüdü soğuk suda. Genç adam kollarıyla uzandığı gibi bir hamlede tekneye aldı onu. Ay ışığında Helena’nın uzun ıslak bacakları tekneye çekilen balıkların pulları gibi parladığını gördü. Kamarada battaniye olduğunu söyleyip onu içeri gönderirken, gaz kolunu ileri itti. Tekne yangından mal kaçırırcasına atıldı, karanlıkta kayboldu.
Helena biraz sonra omuzunda Yunus’un ceketi olduğu halde yanına geldi. Usulca onu sarmalamak için bekleyen kolun altına bir sincap gibi sığınarak yaslandı. Ada ışıkları geride kalır ve git gide soluklaşırken Helena’nın gözlerinden bir damla yaş ile dudaklarında Yunanca bir şeyler mırıldandı. Yunus hepsini anlamasa da bunun bir anaya veda sözleri olduğu apaçıktı. O da buraya gelirken aynısını yapmamış mıydı.
Sakin bir seyirden sonra diğer adaya vardıklarında tekneyi dikkatlice kayalık burundan sağa döndürdü ve sazlıkların arasından geçirdi. Daha önce burayı keşif yaptığından dar kanalda ilerlemesi pek de zor olmadı. Bataklığı andırır ve virane görünümlü bu sazlık belki de yıllardır ilk kez bir tekneyi ağırlar gibiydi. Zaten tekne geçer geçmez otlar geçidi kapadı. Motor yine de pervaneye dolanan sazlardan zorlanmıştı ya, çok geçmeden ahşap virane iskeledeki soluk el fenerini fark etti. Teknenin burnu hafifçe iskeleye dokunduğunda yaşlı kadın bir an için sendeledi.
Helena; Yunus’un yardımıyla iskeleye indiğinde içi bir anda buz gibi oldu. Yaşlı kadının ardında duran kirli sakallı ve boş gözlerle ona bakan kişinin yüz ifadesinden Yunanlı olduğunu hemen anlamıştı.
Yaşlı kadın onları samimi bir sesle Türkçe “hoş geldiniz” diyerek selamladı ve bu kişiden korkmamalarını, önceden haftada bir ona yiyecek ve taze su getiren lal biri olduğunu anne ve babasını kaybettikten sonra da hayata küsüp burada kaldığını ve adanın uç kısmında bir barakada yaşadığını özetleyiverdi. Yunus ve adam da selamlaştılar.
Yaşlı kadın önce onlar ardı sıra el fenerinin ışığında ilerlerlerken Yunus, adamın gelmediğini fark etti. Onun bu tereddütlü halini gören yaşlı kadın, merak edilecek bir şey olmadığını İlyas Reisin talimatıyla tekneyi onun geri götüreceğini ve karşıda köye yakın tenha bir koya demirleyeceğini söyledi. Haklıydı. Çünkü tekne uzun süre burada kalamazdı. Onlar eve varmak üzereyken tekne de yine geldiği karanlıklarda gerisin geriye kayboldu.
Bir müddet bozuk ve taşlı patikada ilerledikten sonra yer yer sıvaları dökülmüş tek katlı virane iki evden birinin kapısını iterek içeri girdiler. Kadın içeri girmedi ve kapıda durdu.
-Üşümüş ve karnınız acıkmıştır diye bir şeyler hazırladım. Artık kusura kalmayın, size pek layık olmasa da yaşlı halimle elimden gelen anca bu. Ocağa da odun attım, duvar dibindekilerle sabaha kadar size yeter. Bir şey lazım olursa ben karşı evdeyim. Zaten bu gün çok yoruldum romatizmalarım azdı iyice, hemen gidip yatmak istiyorum.
Yunus teşekkür ederken Helena da onu kapıya kadar uğurladı. Kadın kapı önünde bir an duraladı ve Helena’ya baktı.
-Bir şeye ihtiyacın var mı?
-Yok daha ne olsun , zaten her şeyi hazırlamışsınız, Yemek, ocak..
-Onu demedim.
Helena’nın yanaklarını bir anda allar bastı, utandı başını öne eğdi. Nasıl bu kadar aptalca bir soru sorabildiğini düşünüp kendi kendine hayıflandı bir an için. Sonra bir süre yine fısıldaştılar kendi aralarında.
Kimsenin eline su dökemediği Yunus’un eline şimdi Helena su döktü. Yunus diz çöküp abdest alırken Helena’ da onu dikkatlice izledi. Daha önceki konuşmalarında Helena Müslümanlığa geçmeyi kabul etmiş, hatta bir gün gizlice camiye gidip hocaya durumu anlatmış ve Kelime-i Şahadet getirerek Müslüman olmuştu. Öyle ki kısa zaman iinde birkaç dua da ezberlemişti.
Yunus arada sözlerle yönlendirerek onun da abdest almasına yardım etti. Helena namaz kılmayı öğrenmediği için Yunus ona birkaç adım gerisinde durmasını ve onun yaptıklarını yapmasını, duaları tam bilmese de gönülden inanarak bildiği duaları okumasını söyledi. İki rekat namazdan sonra beraberce dua ettiler.
-Allah’ın huzurunda bir kez daha soruyorum Helena’m. Fikren ve gönülen benim helalim ve kabulüm müsün?
-Bana bu canı veren adına yemin ederim ki helalinim. Ya sen?
-Seni bana bağışlayan Allah’ıma yemin ederim ki, benimsin kabulümsün. Verdiği can önce onun sonra senindir. Yeryüzünün en yaşlı çınar ağaçları kuruyuncaya, gök ve deniz cenk edip, ay ve güneş bir daha doğmayıp kıyamet kopana kadar benimsin ve seni seveceğim.
-Sev beni Turko’m, kimseleri sevmediğin gibi sev Helena’nı, kokusuna doyamadığın çiçekler gibi kokla. Ne aş isterim ye nefes, sadece sevgini.
Yunus Helena’nın ellerini tutup alnına bir öpücük kondurdu. Ardından da cebinden annesinin ona verdiği bir altını ve iki yüzüğü çıkararak taktı.
Kalın perde ışık sızmaması için kapalıydı. Helena kalkıp feneri söndürdü ve perdeyi açtı. İçeri hafif gri mavimtrak ay ışığının dolmasına izin verdi. Pencere önüne geldiklerinde yerdeki gölgeler de birbirine yaklaştı. Bir an için sehpa üzerinde duran yemeklere baktılarsa da ikisinin de yemeği düşünecek hali yoktu.
Helena, Yunus’un üç dört düğmesi açılmış göğsüne sıcak bir öpücük kondururken bir yandan da sevdiğinin kokusunu doya doya içine çekti. Yunus ellerini onun iki yanağına koyarak başparmaklarını pürüzsüz cildin üzerinde dudak kenarlarından geriye doğru gezdirdi. Dudakların birleşmesi öyle hızlı oldu ki, dişleri ilk anda birbirine vurdu. Artık Türk usulü mü, Yunan usulü mü, yoksa Fransız usulü mü öpüştüler, birbirine karıştı. Bu daha çok karakucak öpüşmesi gibi bir hal aldı. Özlem, boşa geçen yılların, ayların, günlerin değil her bir saniyenin acısını çıkarırcasınaydı.
Yunusun parmakları onun omuzlarının hemen üstündeki elbiseyi tutan bukletleri çözmek için uzandıysa da, heyecandan olsa gerek yanlış ipin ucunu çekti ve bağcık düğümlendi. Büyük İskender’in malum kimsenin çözmez dedikleri düğümü bir vuruşta kılıcıyla kesmesi gibi, tuttuğu iki yana çekip kopardı. İki omuz askısı da boşa çıkan pamuklu kumaş ölü bir beden gibi, Helena’nın tenini okşayıp geçerek ayakları dibine süzülüverdi.
Gece uzundu ve duvardaki gölgeler yer değiştirdi.
Ay bulutun, Helena’da Yunus’un koynuna girdi usulca gece yarısı. Ten tene , nefes nefese, ter tere karıştı. Günlerin, uzak gecelerin acısı bir bulut gibi süzülüp uçtu gitti çatı katının küçük penceresinden, perdelere bile dokunmadan. Gece kol kanat gerdi sevenlere, gizleyip onları bağrında sakladı. Rüzgar da sesleri alıp götürdü kimseciklerin duyamayacağı yamaçlara. Bir kedi masumluğuyla, sabah güneşi doğmadan az önce uyuyakaldılar öylece. Ne Yunus, ne de Helena hiç hayal görmedi uyku boyunca. Görülecek hasret, kavuşamama hayali kalmamıştı beyinlerinin bir köşesinde artık. Şimdi ertesi gün olacak, güneş doğacak yeni umutlara kucak açacaktı. Ama önce ilk yapmaları gereken ortalığı biraz toplamak ve kırılıp dökülenleri yerden kaldırmak gerekti.
Tam dört buçuk hafta boyunca her yerde onları aradılar. Tekneyi getiren kişi önceden planlandığı gibi tekneyi demirlememiş burnunu kumsala oturtup yükleri de ön kısma taşımıştı. Tekne de başı boş bir koya sürüklenmişti. Adam motoru durdurduktan sonra gaz kolunu ileri itik ve kontak açık bırakmıştı. Böyle yapılmasının nedeni ilk etapta herkesi bir kaza olduğuna inandırmaktı.
Bir hafta sonra da gün ışıyıp sabah namazı çıkışında Yunus Helena ile birlikte evinin kapısın adayandı. Kapıyı açan annesi canhıraş bir sevinçle önce oğluna, sonra da Helena’ya sarıldı.
Kapıdaki gürültü ve sevince uyanan ve atletiyle kapıya gelen baba ise aynı sevinci göstermedi.
-Benim senin gibi oğlum yok. Yeterince rezil ettin beni. Koca Memed dağ gibi oğluna vardı gitti Rum kızı aldı dedirttin ya, bi de utanmadan evime gelip el öptürmek istersin ha bu ne densizliktir ülen. Ne Cehenneme giderseniz gidin.
-Baba dedik saygı duyduk bana neyse de yalnız değilim bari o varken bir kez olsun adam gibi, baba gibi konuş. Senden minnet değil helallik almaya geldik.
-Adam bu karşı diklenme karşısında iyice sinirlendi ve “küstah” diye bağırıp elini Yunus’a kaldırdı. Havada inen tokadı kalın ve güçlü bilek havada yakaldı ve;
-Sakın bunu bir daha deneme baba!
Ağlayan anasına baktı ve Helena’nın kolunu çekiştirip bahçe kapısına yöneldi.
Yaşadıkları ve hayatta oldukları dilden dile kulaktan kulağa fısıldandı. Ada da bulunan artık kullanılmayan bir evi tuttular. Yaklaşık bir ay kadar sonra, yavaş yavaş işler yoluna girmişti. Helena’nın babası Stelyo bu süre zarfında ona gönderilen iyi niyet elçilerini bile geri çevirmiş, kızını evlatlıktan reddettiğini ve görmek istemediğini söylemişti. Stelyo’yu uzun bir süre kimse ne köy meydanındaki kahvede, ne de meyhanede gören olmadı.
Bir öğleden sonra Ada fenerini tamir edip, atıyla kasabaya girdiğinde on iki yaşlarında bir çocuk koşarak atın önünü kesti. Kayışları kendisine doğru çekmesiyle atın boynu geriye çekildi ve durdu.
-Deli misin oğlum sen ya, atın önüne böyle çıkılır mı?
-Koş Yunus abi koş, hemen iskeleye git. Babası Helana’yı kolundan tutmuş zorla götürmeye çalışıyor. Elinde de Karadağlı var ve çok sinirli. Birbirlerine bağırıp duruyorlar.
Binlercesi saplandı acı okların ardı ardına beynine, yüreğine, ayaklarına. Koştu, ciğerleri nefes almaya dayanamayacak kadar çok hızlı, alabildiğince çabuk koştu meydana Yunus. Yol üzerindeki insanların kimi kenara çekildi, kimi kadınlar da sohbetlerini kesip ayaklarını kendine çekti. Hızla geçip gitti aralarından. Cumbalı ada evlerinin köşelerden geçerken menekşe , begonya saksılarını devire devire.
İskele başına geldiğinde babası hala Helena’yı sürüklüyor, çalışır durumdaki balıkçı sandalına bindirmek için çekiştiriyordu.
-Helenaaaaaaaaaaaa! Yunus’un haykırışından saçak uçlarına tünemiş uyuklayan kumrular bile ürktü. Sesi dalgalara, sandallara, ağaç dallarına vura vura dağıldı sonlandı.
Babasının anlık dalgınlıkla gevşeyen ellerinden kopup geldi ellerinden Elana. Ardı gelen boş bir sessizlik. Ama gelen sadece sessizlik değildi.
-Yunus ! Yunus’um!
-Söyle Helena’m!
Kıpkırmızı dudaklar sanki bir bebeğin yüzündeki hüznü taşır gibi büküldü. Gözleri, gözleri bir tuhaf bakar oldu ki o an var gücüyle Yunus’a sımsıkı sarıldı. Tırnaklarını acıtırcasına tenine geçirdi.
-Yunus da bu duygusallığa aynı sıcaklıkla karşılık verip onu sıkıca kavradı. Onun sözünün tamamlamasına fırsat vermeden dudaklarını sıkıca ona kenetledi. İlk kaçamak öpücükten sonra hissederek, tadına vararak yine onu öpebilmek öyle güzeldi ki. İçinden ılık ılık bir şeylerin aktığını hissetti. Hemen yüreğinin yanından geçen çok ince bir sıvı içini doldurdu sanki. Ama koparırcasına özlediği, hatta kanatırcasına istediği dudaklardan aynı karşılığı göremedi. Şimdi Helena’nın dudakları da tıpkı az önce sımsıkı saran kolları gibi gevşedi.
Yunus tam onu sarsacaktı ki parmaklarındaki sıcaklığın Helena’nın teninden daha sıcak olduğunu fark etti. Arzu dolu bir tenden daha sıcak ne vardır ki insanda. Tek bir şey.
Helena’nın gözleri küçülüp başı yavaşça geriye düşerken Yunus belini kavrayan bir elini usulca ve titreyerek çekti. Sıcak kandı bu parmaklarını ıslatıp, ısıtan.
“Ege’m” sözcüğü döküldü dudaklarından. Seven birini neredeyse kaybetme derecesinde olan birinin ağzından, sevdiğinin ismi yerine başka bir isim çıkması bir anda orada bulunan herkesin yüzünde bir şaşkınlık yarattı. Evet bulundukları yer Ege’ydi ama “acaba bunu mu demek istedi” diye düşünenler oldu.
Kadının ani ve kesik bir öksürükle göğsü yukarı doğru kabardı, kalkmak ister gibi hareketlendi ama yapamayınca eliyle karnını tutu. Yunus, başını destekleyerek onun rahat nefes almasını sağlamaya çalıştı.
-...Ben çok üzgün Yunus... ben istemedi böyle olsun, bu sevdaya bu ceza çok ağır vre Yunus.... Yunus’um affet beni. Ege’m ve ben seni hep çok sevdik. Çok üzgünüm aşkımo.
Cevap veremedi. Yunus’un gözlerinden akan yaşlar Elana’nın köpüklü kan gelen dudaklarına dökülürken, o inci tanelerinin berrak dağ suyu gibi rengi bir anda değişti. Aralara ikinci bir renk de karıştı. Tanıdık bir renkti bu. Kıpkırmızı ve sıcak .
Elana’nın onu saran ellerindeki kanı görünce anlayabildi ancak kendisinin de vurulduğunu. Yüzünde kesik bir acı kasıntısı ile birlikte dizlerinin üzerinde yutkunarak gökyüzüne baktı, gülümsedi.
-Bizi ayırmadığın için teşekkürler Allah’ım.
Cansız bir beden, yerdeki cansız diğer bedenin üzerine boş bir çuval gibi düştü. İlk sarılma gibi kalakaldılar öylece. Aynı anda bir silah değil iki silah patlamış ikisinin de sırtlarından giren kurşun ciğerlerini tıpkı bu sevda gibi parçalayıp atmıştı bir hiçbir inat uğruna.
Ada halkının ortadaki kargaşadan geç haber verebildikleri imam ve papaz soluk soluğa koşarak meydana vardıklarında sevda canları çoktan cansız bedenleri terk etmişti bile. Geride, az önce namluları evlatlarına ölüm kusmuş iki baba, yaptıklarını sorgular gibi boş gözlerle yerde yatan sevdalılara bakakaldı. İmam; gençlerin yaşayıp yaşamadıklarına bakarken papaz da ikinci bir olay olmasın diye titreyen ama kinli ellerden silahları aldı ve:
-“Artık onların sizin gibilerin ne gözyaşına, ne de pişmanlığınıza ihtiyaçları yok. Gencecik iki yaşamı kendi hırsınız için feda ettiniz, vicdanınız rahat mı, kinle doyuramadığınız gururunuz doydu mu şimdi” dedi.
İmam da sözün devamını getirdi papazın ardından.
-Biz bile iki farklı ırkın, iki farklı dinin temsilcileriyken aynı masada oturup sohbet edebilirken siz neyi kaldıramadınız? Burada sadece onları değil kendi acizliğinizi de, insanlığınızı da serdiniz yere. Gördünüz mü? Ne içinizdeki kin, ne gururunuz, ne de kirli ellerinizdeki demir namlular ayırabildi onları? Onları hiç anlamaya çalışmadınız değil mi? Bilmiyorsanız ben söyleyeyim. Siz burada iki değil üç cana kıydınız. Artık onlar sizin aptalca nefretinizden uzak mutlu ve mesud bir yerde, adını sırf bu kin bitsin diye önceden koydukları ama sizin doğmasına bile izin vermediğiniz Ege bebekle mutlular. Allah taksiratlarını affetsin.
.........
-İşte böyle.
- .....
-Şşşş kime diyom ben.
-Uyudu pek yormuşun oğlancazımı bugün demek ki.
-Yok be Müşerref, daha canı cini ne ki şuncazın. Fazla hareketli, bilmeden yoruyo kendini. Al hele şunu ya bacağım uyuşmuş benim de var ya anam anam.
Annesi çocuğu kucaklayarak yer yatağına yatırdı usulca. “Karamık kuzusu anasının, iyi geceler Ege’m” diyerek usulca öptü.
Alevli suların bir yakasında bastıran gece; açık kalan radyodan duyulan, bir gelip bir giden kısa dalga yayından gelen sesle sonlandı. Yanık bir türküydü çalan...
Beyaz giyme söz olur, Siyah giyme toz olur, Gel beraber gezelim, Muradımız sel olur, Salına da, salına da gel, Hadi yavrum yine bana gel.
Beyaz giyme tanırlar, Seni yolcu sanırlar, Zaten bende talih yok, Seni benden alırlar. Salına da salına da gel hadi yavrum, Dön dolaş yine bana gel.
Şimdi varın gidin iki kıyıya. Görün ki; sahil kenarındaki meyhanelerde bir tarafta rakı, bir tarafta uzo içilirken, sokakta birbirine benzer motiflerle örgü ören Türk ve Rum kadınların dilinde bu iki gencin türküsü söylenir durur. Gecenin ilerleyen saatlerinde yine aynı Ege’nin iki kıyı çocukları bir yanda Kasap havası bir yanda Sirtaki’yle coşar.
Bakabilseydik keşke dünyaya, kendimize uzaktan, uzaklardan. Koca evrende masmavi güzelliğiyle dönüp duran Samanyolu’nun incisinde birbirimizi kırmanın, insanların birbirini dilleri, renkleri, dinleri için ayırmasının, yetinmeyip öldürmeye kadar varmasının ne kadar boş olduğunu görebilseydik.
Siz hiç kanı yeşil akan bir insan gördünüz mü? Herkesin derisi farklı iken bile kanı aynı renk değil mi? Acımız, sevincimiz aynı değil mi? İster zengin, ister fakir, mutlu ya da mutsuz buradayız ve burada yaşamaya mahkumuz işte, başka gidecek yerimiz yok, başka batıracak yerimiz de yok. Ne isteriz birbirimizden, kime yetmez bu koca dünya?
Hepsi bir yana da sevenlerden ne isteriz? Bırakın sevsinler, bırakın bu dünyada en güzel duyguyu yaşasınlar özgürce. Sevgiyle mühürlenmiş kapıları açmaya, kanatlarını ayırmaya kimin gücü yeter, kimin dili yeter. Mühür bu kilit gibi açamazsınız ancak parçalayabilirsiniz. Kaynamış, kaynaşmış tek yürek olmuştur sevdalarda.
Dile, ırka, renge göre mi seveceğiz yüreğimizin sesine göre mi? Şimdi genç ve sevdalı bir kızın silüeti oynar durur ay ışığında derin sular üstünde. Bir tarafta harmandalı bir tarafta sirtaki çalar.
Eğer elindeyse, Ne olur çal kapımı. Eğer yüreğindeysem, Sil gözyaşını. Sen bilmezsin, Alırım haberini, Yollara küsmüşsün Hissettin mi gittiğimi Buralar Cehennem oldu inan bana
İyi geceler Ege, yüreğimde uyu...
TB2NMR
|