Radyo Amatörü: Hiç bir maddi ve siyasi çıkar gözetmeksizin ve milli güvenlik gereklerine mutlaka bağlı kalmak şartıyla sadece kişisel istek ve çaba ile radyo tekniği alanında kendisini yetiştirmek amacıyla çalışan gerçek kişilere radyo amatörü adı verilir.

Bu sitede yer alan bilgiler; TB9YDC ve TB2NMR çağrı işaretli radyo amatörleri tarafından amatör telsizcilik konusunda ziyaretçilere yol göstermek ve tanıtım amacıyla hazırlanmıştır. Bilgi ticari olmamak ve kaynak gösterilmek şartı ile başka sitelerde kullanılabilir. Anlatılan konu ve uygulamaların ehil veya uzman olmayan kişilerce yapılmasından HAMBEACON.com ve site yöneticileri sorumlu tutulamaz.

GENÇLİĞE HİTABE

ITUpSAT1

İTÜ - İTÜ Uzay Mühendisliği Bölümü Logo

ÖZEL MENÜ




Ajanda / Agenda

Gezi / Travel Notes
Röportajlar / Interviews
Mobil Mink Dev / Tiny Mobile Giant

Lütfen Beni Bırakma 2 nci Bölüm (Yaşam) PDF Yazdır e-Posta
TB2NMR tarafından yazıldı.   
Perşembe, 15 Ekim 2009 09:54

Baba memlekete gider. Herkes sevinçlidir, üç kişi hariç. Kızı, oğlu ve gelini. İlk bakışta babanın durumu iyi görünmektedir. Eş dost akraba derken bir hafta geçer. Komşu ile kardeşinin büyük kızının oğullarının sünnet düğünü vardır ve baba gitmek için ısrarlıdır. Ne deseler dinletemezler.

"Onlar bana kardeşimin emaneti ben baba yansıyım, ne olursa olsun gitmem gerek, ben mutlaka orada olmalıyım der. Ah şu eski topraklar, ne kadar inatçıdırlar biliriniz.

Genç adam ve ailesi de bunu bahane edip hafta sonu yola çıkarlar. Balıkesir iline varp baba ile kucaklaşırlar. Babanın nefes alması çeyrek ciğer olmasa da düzelmiştir. Bir acısı yok ancak alınan tarafta hafif uyuşma olduğundan bahseder.

Düğün başlar. Baba baş köşededir, O haliyle arada bir kalkıp oynar takı takar. O gece düğünde ve evde farkettirmeden bol bol fotoğraf çekilir.

Pazar günü öğleden sonra herkes gitmek için hazırlık yapmaya başlar. Baba oğul sohbet ederken, babasına kendisi ile gelmesini hem değişiklik olacağını söyler. Baba da yapılacak işlerin olduğunu ve kendisini beklediğini söyler. Genç adam ve eşinin ısrarlarına rağmen gelmek istemez. Bunun üzerine asla reddetmeyeceği ikinci plana geçerler ve torunu küçük kız gelir.

"Dedeciğim ama bak" diye başlayan ve devam eden o şirin cümlelerden sonra dede ısrara dayanamaz. Yanına bir şey getirmediğini bahane etse de, kendini yolda bulur. Anne ve küçük kız kardeşi eve dönerler. Anne aslında durumu anlamıştır anlamasına ama oğlu ve gelininin böyle olması gerekiyor, kardeşimin de durumdan bilgisi var, daha iyi bakılacak sen merak etme baskısına babanın sağlığı için ses çıkarmamıştır.

...2003 Mayıs ayının sonlarına doğru Ankara,sabah saatleri.

Merdiven trabzanlarına tutunarak ilk kata çıkarlar. Girer girmez genç kadın hemen evi havalandırır. Diğerleri salonda otururken o da kayınpederinin yatağını hazırlar. Baba kahvaltıya kalamayacağını ve dinlenmek istediğini söyleyip, yatağa uzanır. Alt saat yolculuk yormuştur bedenini. O uyurken genç adam ve eşi merak edenlere, memlekettekilere sağ salim geldiklerini haber verir.

O gün öğleden sonra hava iyi olduğundan,hep birlikte yakındaki parka gidilir. Büyükler otururken küçük kız her zamanki salıncağında sallanmaktadır. Hatta bir ara büyükbabası bile onu sallar. Bir müddet sonra arada durup dinlenerek eve gelirler.

Aradan geçen beş gün içinde sürekli İstanbul'daki doktorlarla görüşmeler devam eder. Bu görüşmelerden sonra babaya:

"Hadi bakalım kendini çabuk toparla, bir ay sonra İstanbul'a tekrar kontrole gideceğiz. Doktorlar seni özlemiş" gibisinden alıştırma turlarına başlarlar.

Eşi kocasına:

-Bu sabah çok garip bir şey oldu. Babam çıkış kapısını açmaya çalışıyordu. Nereye gideceğini sorduğumda "tuvaletin kapısını açamıyorum" dedi. Bence gözleri söylediğinden daha da kötü.

-Kahrolası hastalık her şeyi etkiliyor işte. Tamam, kendisiyle bir konuşalım bakalım.

Aradan geçen zaman içinde görme problemi zaman zaman kendini gösterir. Bundan önce gittikleri kontrollerde tedavinin burada devam edip etmemesinin tartışması yapılır doktorlarla ve devam kararı alınır, hastalığının kendisine söylenip söylenmemesi de tartışılır bu arada. Doktorlar "bunu bir yere kadar saklayabileceklerini, hastaların gel zaman git zaman gerek tedavilerden ve gerekse ilaçların yan etkilerinden durumu anlayacağını, daha sonra söylenmesi durumunda kendilerine karşı güvensizlik duyacağını, hayata ve yarınlara dair bazı kararları verme hakkının olduğunu anlatırlar.

-Baba balkonda oturalım mı biraz?

-Sen nasıl istersen oğlum, serin değil mi?

-Yok gayet güzel bir hava var. Hem biraz laflamış oluruz. Sana da iyi gelir.

-Tamam.

Akşam karanlığı iyice kendini belli ettiğinde, gelini pamuklu hırkayı kayınpederinin omuza asar. Geri döndüğünde bir ara eşiyle göz göze gelirler. Eşinin bakışları kararlıdır. Genç kadın konuşmaları eşinin küçük kız kardeşi duymasın diye mutfak balkonunun kapısını kapatır ve içeri girer. Beş dakika kadar havadan sudan konuşurlar baba oğul. Ardından:

-Baba! seninle konuşmak istediğim bir konu var. Kapının kapalı olduğundan emin olsa da cümlesini toparlamak için şöyle bir kapıya bakar.

-Seni dinliyorum oğlum.

-Konuşmak istediğim konu rahatsızlığın ile ilgili.
-Devam et
-Biliyorsun çok ağır bir ameliyat geçirdin.
-Hafif sayılmazdı yani baksana, ciğerimin yarısı gitti.
-Baba, hastalığının şu anki durumu hakkında bir fikrin var mı?
-Eh işte! der gibi başını sallar adam.
-Lütfen söyleyeceklerimi iyi dinle. Çünkü bir kez söyleyeceğim.
-Anlat bakalım, dinliyorum.

-Bunu sana söyleyip söylememe konusunda çok bocaladık. Tüm doktorlarla görüştüm onlar da söylememizin yani seninle konuşmamızın iyi olacağını belirttiler. Şeyy.... yani... Baba sen akciğer kanserisin.

Zaman ileri mi gitti geri mi gitti, yoksa zaman mekan birbirine girdi o birkaç saniye bilinmez genç adam sözlerine devam etti.

-Bu; bir babanın evladından duyabileceği, aynı şekilde evladın da bir babaya söyleyebileceği en kötü şey. Durumun ikimiz açısından da hiç farkı yok bu bağlamda.

-Tahmin ediyordum. Peki kaç kişi biliyor? Annen, kardeşlerin?

-Anneme henüz bir şey anlatmadık. Ben, gelinin ve büyük kızın biliyor sadece. Küçük kardeşimin de durumdan haberi yok daha. O hepimizden daha fazla sarsıldı. Önce kendi bel ameliyatı sonra bu olay. Fark ettirmeden meyve suyuna sakinleştirici katıyoruz.

-Anladım, o da dinlenemedi hiç. Halanlara söylemeyin sakın, ilk onlar gider kalpten. Amcandan sonra bunu kaldıramazlar.

-Tamam. Bak! bu hastalığın ismini sana ilk ve son kez söylüyorum. Bir daha ne ben diyeceğim, ne de senden bu kelimeyi duymak istemiyorum. Başka bir şey söyleyelim. Mesela yengeç olsun ismi olur mu?

-Nasıl istersen, ne kadar ömrüm var peki? -Doktorlar açıkçası bu konuda bir şey demedi. -Yani üç aşağı beş yukarı da mı?

-Hayır. Hem sonra biz kendimize zaman sınırı koymuyoruz. Bunu aklından çıkar bir kere. Biz savaşa hazırlanırken sen final düşünmeye başladın hemen, bozuşmayalım sonra.

-İstanbul'da o özel filimden huylanmıştım zaten. Amcan da aynı yere gitmişti. E hadi bakalım devam et.

-Şimdi. Çok şükür maddi durumumuz iyi. Seni özellikle buraya getirdik.

Getirmeseydik sen memlekette boş durmayacak şunu yapayım, bunu yapayım diye kendini yoracaktın. Ziyarete gelenlerden huylanacaktın iyice. Annemin dediğine göre gittiğinde çarşıya çıkmamışsın, arkadaşların seni böyle göremesin diye.

-Evet.

-Baba senin için gerçekten zor bir durum olduğunun farkındayız. Ama bu hepimiz için de geçerli. Şimdi gözlerimin içine bak. Önümüzde iki seçenek var. Ya her şeyi kabullenip oturup ağlayıp sızlayacak ve bekleyeceğiz, ya da mücadele edip bu savaşı kazanacağız. Bu tamamen sana bağlı. Ama biz ikinci yolu seçiyoruz. Bu sefer amcamdaki gibi değiliz. Hazırlıklıyız, güçlüyüz. Senden tek yapmanı istediğimiz bize güvenmen ve mücadeleye katılman. Gereken her şeyin en iyisi yapılacak inan bana.

-Peki dediğin gibi olsun. Ben düşmanımı tanırsam daha iyi mücadele ederim.

Genç adamın omuzlarındaki dağ sanki kalktı da yere oturdu. Bu durum "söyledim ve rahatladım" demekten çok uzaktı ve etkisi çok hafif oldu ama bir nebze sakinleştiğini hissetti. Şimdi bir çok konuyu daha iyi anlatabilecekler, dolambaçlı yollara kaçmayacaklardı.

-"Konuşmanız bitti mi?" dedi genç kadın, kapıyı hafif aralayıp, -Demek sen de biliyordun kızım. Senin başını da ağrıttık buralarda.

-O nasıl söz baba, her zaman başımızın üstünde yerin var. Ben senin gelinin değil kızınım. Sen bana canı gönülden kızım demedin mi, seni kendi babam gibi bilmedim mi, yoksa bizden sıkıldın mı?

-Biliyorum yavrum, sağol.

-Her şeyi biliyorsun artık. Artık doydum,ilaç istemem gibi lafları duymak istemiyorum. Canın ne çekerse söyle. Bu konuyu da hiç kendine dert etme. Moral bizim en güçlü silahımız ofacakjnan bana.

Yarım saat moral düzeltici konuşmalardan sonra baba odasına yatırılır. Sıra ikinci büyük şok dalgasını atlatmaya gelmiştir. Babanın kalktığı yere küçük kız kardeşi oturur. Ağabeyi girer söze önce:

-Bak kızım artık çocuk değilsin. Ben sana her zaman güvendim, birbirimize hep açık sözlü olduk, söyleyeceğim konuda da metanetli olacağına inanıyorum. Tamam mı?

Genç kız anlamıştı aslında karşısındakinin ne diyeceğini. Anlamsızca yan taraftaki ağaçlara baktı ve; -Babam değil mi?

-Evet. Hastalığı tahmin ettiğimiz gibi çıktı, malum yani. Kendisiyle de az önce konuştum, durumu anlattım. O güçlü bir insan. Umduğumdan daha bir olgunlukla karşıladı. Şu an ne olacağını biz de tam olarak bilmiyoruz. Şimdi senden her zamankinden daha metanetli olmanı ve kendini bırakmamanı istiyorum. Onun bize ihtiyacı var anlıyor musun?

Genç kızın dudakları titredi. Yutkundu. Bir gökyüzüne bir ağabeyine baktı.

-Hani daha bir ay sonra kontrole gidecektik, İstanbul'daki doktorlar iyi demişti. Dedi ve gözler sıkıca tuttuğunu bıraktı. Bu hıçkırmadan ama için için dökülen iç bitirici bir durumdu.

-Ağlamak istiyorsan tutma kendini. Ama bir daha görmeyeceğim. Bu hepimizin mücadelesi. Gereken neyse fazlasıyla yapılacak.

-Tamam abi üzülmüyorum, bak geçti işte, bir anlıktı, bana aldırma. Sonra kalktı ve diğer odaya gitti.

Genç adam ve eşi bir süre daha balkonda oturdular. Bir o anlattı bir eşi, ama dudak kıpırdamadı, sadece yarını sorgulayan gözlerdi konuşan.

-Parmaklarımda uyuşmalar başladı.
-Ne zaman oldu bu baba?
-Bu sabah fark ettim. Yerdeki halının da, nasıl söylesem sanki üzeri lekeli gibi geliyor. Gece çok öksürdüm.
-Tamam işte fazla zorlanmadan olmuştur. Neden seslenmedin ki? -Gerek duymadım. Hem siz de yorgunsunuz zaten.

-Bak şimdi olmadı işte. Bundan sonra devamlı biri senin yanında kalacak, itiraz istemem. Ben bu konuyu doktora sorarım telefonda.

Genç adam ve eşi ara koridorda bunun normal olmadığını, beyinde bir şey olabileceğini düşündüler önce. Ama geleli daha 4 gün olmuştu ve durumu gayet iyi görünüyordu oysa. Beklenen bir şey olsa doktorlar mutlaka söylerlerdi. İkisi de acabaya yer bırakmak istemiyordu. İstanbul'daki doktoru aradılar.

-Evet durum anlattığım gibi, yani gözdeki sorun ve özellikle parmak uyuşmasının beyinle ilgili olabiieceğini düşündük o yüzden sizi aradık.

-Biliyorsun bu pis bir hastalık. Değişik etkileri var. Daha bir ay dolmadı teşhis konalı. Beyine sıçramış olacağını sanmıyorum ama orada imkanınız varsa bir MR çektirin.

-Tamam doktor ben sana durumu yine aktarırım.
-Bana da bilgi verin.
-Tamam.

Hep birlikte soluğu hastahanede alırlar. Adres bellidir. Onkoloji. Tekerlekli sandalye ile servisin önünden geçerken baba kapının yanındaki heykelin ne anlama geldiğini sorar. Pek seçemediği şey;bir hekimin kıskaçlarını kaldırmış yengecin boğazına mızrak batırdığı ve kanserle mücadeleyi simgeleyen heykeldir. Genç adam hastahanenin çeşitli yerlerinde bulunan heykellerden diye geçiştirip, sandalyeyi kapıdan geçirir.

Gelini kayınpederini lafa tutarken evrakları gösterme bahanesiyle genç adam doktorun yanına gider. Bir solukta durumu anlatır ve kendisinin bilmediğini söyler. Doktor da hastalığın bu denli hızlı olacağına ihtimal vermez ama olabilir diyerek MR servisine sevk eder.

Basit bir ciğer kontrolü diye IVIR servisine gelirler. Malum aciliyete binaen en erken 1 hafta sonraya Çarşamba gününe akşam 18:00'a randevu verîlir.normal hastalar için bu süre 3 aya yakındır.

Sıkıntılı geçen 6 gün sonunda 17;30'da MR kapısına gelirler. Evrakları uzattığında görevli şu cevabı verir.

-MR cihazı bir tane var. Oda geçen hafta Perşembe bozuldu. Ne zaman yapılacağı da belli değil.

-Siz ne dediğinizin farkında mısınız? Bu adam gün sayıyor, biz zamana karşı yarışıyoruz, siz cihaz bozuk diyorsunuz. Hiç mi insafınız kalmadı be adam. Bir haftadır biz bu cihazı bekliyoruz, randevu almamızdan bir gün sonra madem cihaz bozuldu neden bir telefon etmediniz. Kayıtta neden yedi sülalemizi, adresleri telefonları yazdınız peki insafsızlar. Telefon etseniz başka yere götürür beklemezdik bunca zaman.

-Benim yapabileceğim bir şey yok beyefendi.sinirlenmeyin. İdareye sorun.
Dışarı çıktığında dişlerinin arasından "Cihaz bozukmuş" lafı çıktı sadece. Sinirden şakaklarındaki damarlar kabarmıştı. Babası ve eşi anca sakinleşirdiler. Durumu bilmeyen babası:

-"Olsun oğlum. Normaldir. Bekleriz" dedi ama oğlu cevap vermedi.

Kısa bir telefon görüşmesinden sonra yakın akrabalardan güvenilir bir MR servisinin adres ve telefonu alınır. Özel servis en erken yarın akşama randevu bildirse de ısrarla aynı gece saat 21,00'a randevu alınır.

Genç adam taksiden kucağında indirdiği babasını, eşinin içerden getirdiği tekerlekli sandalyeye yerleştirir. Kapalı fırına benzeyen MR cihazı babayı sıkıntıya sokmaktadır. "Nasıl duracağım ben o cihazın içinde hamam gibi, bir de o sesi var vıın vıın " diye hayıflanır. Görevlinin yardımıyla cihaza yerleştirilir. Başının kıpırdamaması için kask geçirilir. Genç adam ve eşi onu sakinleştirmeye çalışırlar. O halen ciğerlerinden film çekildiğini sanmaktadır ve maske rahatsız etmiştir. Görevli "birinizin içerde kalması iyi olur, size bir zararı olmaz" der ve çıkar.

Her taraftaki radyasyon işaretleri ve yerdeki tek koruma yeleği görevliyi yalanlamaktadır oysa. Genç adam eşinin çıkmasını istese de eşi de durumun farkında olduğundan "seninle kalacağım, olacaksa ikimize de olsun" der. Sıkıntılı geçen 20 dakika içinde konuşma bahanesiyle önlü arkalı dönüp dururlar. Her ikisi de diğerini korumak için diğerini arkasına almaya çalışır. İşlem tamamlanınca gelini ve adam dış salonda alınır. Bu sırada görevli genç adamı yanına çağırır.

-Neyiniz oluyor bey amca?
-Babam. Dışarıdaki de eşim.
-Durumu biliyor musun?
-Lafı dolandırmadan anlatın lütfen,her şey belli, kanser olduğunu biliyoruz.
-Peki nasıl farkına varmadınız bunca zaman?
-Neyin farkına varmadık?

-Ekrandaki babanın beyin MR görüntüsü ve şu iki büyük beyaz leke de tümör. Beyinde çoktan yayılma başlamış. Anlattığınız sorunlar da bu tümörlerin görme ve diğer merkezlere yaptığı basınçtan kaynaklanmakta.

-Ama bu nasıl olur, biz hep doktorlarla görüştüğümüzde bir ay sonra gelin dediler. Hatta böyle bir şey olabileceğinden biz şüphelendik onlar bu kadar çabuk olmaz dediler.

-Dediğiniz gibiyse çok hızlı gelişmiş. Yukarıda size gereken açıklama yapılır. Genelde ilk başta ışın tedavisi yapılır ama siz yine de doktorunuzla görüşün.

Genç adam, eşinin yanma geldiğinde babası diğer bekleyenlerle sohbet etmekte ve kendi hastalığından önemsiz bir şeymiş gibi bahsetmektedir. Hatta bir ara "benim ciğerde yengeç var yengeç, sen anla işte artık. Bizimkiler ismini söyletmiyor bana" deyip güler.

Arabın saçı ancak bu kadar karışık olsa gerek. Son teşhise göre işler gerçekten arap saçına döner ve çıkılması zor bir hal alır.

Arada geçen günler boyunca ev küçük bir kütüphaneye döner. Herkesin elinde bir kitap hastalıkla ilgili çıkar yol aranmaktadır. Zamanla genç adamın babasının durumunu öğrenen kütüphanedeki bayan da elinden geldiğince yardımcı olur onlara.

Gecelerden bir gece saat 23:00

Arkadaşının da desteğiyle yazdığı İngilizce yarım sayfa metni "gönder" tuşuna basarak gönderir ve net sörf gezintiye devam eder. Ardından yine internet'te bulduğu bir adrese e-posta yazmak için posta kutusuna girdiğinde yeni bir postanın geldiğini görür. Bu az önce Kanada Kanser Araştırma Merkezi'ne gönderdiği postanın cevabıdır. Saatine bakar, aradan sadece 6 dakika geçtiğini görür hayretle. "Her halde otomatik cevaplandı" diye postayı açtığında isminin bir harfinin yanlış yazılmasından ve içeriğinden bizzat kaleme alınarak yazıldığını anlar. İçeriğinde şöyle denmektedir;

""Sayın bay...Babanızın durumu ile ilgili e-postanızı aldık. Geçmiş olsun. Öncelikle böyle bir durumun başta hastanız olmak üzere, sizler içinde çok zor bir durum biliyoruz. Ancak sabırlı, güçlü ve metanetli olun. Her zaman kötü sonuç çıkmaz. Bu anlamda bir çok tedavi imkanı var. Hastanemizde ..imkanları var..."" başlayıp, tedavi fiyatları vs gibi konularda devam etmektedir.

Genç adam bir an için düşünür. Hiç tanımadığı ve dünyanın bir ucundaki insan onlara değer vererek bu mektubu cevaplamıştır. Her ne kadar sonuçta tedavi parasıyla da olsa bu birkaç cümle insana verilen değeri özetlemiştir. Hele kendi ülkesinin doktorlarından bir iki gün sonra gelen mesajlardan sonra.

Bu arada İstanbul'daki doktorlar ile de İnternet üzerinde bilgi alış verişi devam eder. Sitem ve kızgınlıkla yazdığı ilk mektuba doktorun cevabı:

-""Ne durumda olduğunuzu çok iyi anlıyorum. Ama takdir edersiniz ki, ilk ameliyatta derin bir inceleme imkanı olmuyor. Patolog sadece ameliyat için bir risk var mı yok mu ona bakıyor. O anda bunu fark etmesi imkansız. Ancak patoloji laboratuarı bunu bulabilirdi.

İkincisi bitkisel tedaviyi sormuşsun. Alternatif tıp modern tıbbın temeli sayılır. Koruyucu hekimlikte daha çok başvurulur, ama modern tıbbı da bir kenara atmamak gerek. Ayrıca bunlardaki bazı etken maddeler zararlı da olabilir. Benim babam ve dedem de aynı hastalıktan öldü. Ben de genetik olarak risk altındayım ve doğal meyve sebze almaya gayret ediyorum. Söylediklerini kullanabilirsin. Zararı olmaz ama doğal olaraklardan da alabilir. Kendine iyi bak görüşürüz. Dr.....
""

Kendi yakınlarını da aynı hastalıktan kaybeden bir doktora ne diyebilir, nasıl kızabilirdi kî. Mutlaka en iyisini ve gereğini yapmışlardı.

Gece geç saatlere kadar kitaplar, internet araştırılır. Türkiye'deki tüm büyük üniversite hastahanelerinden tutun da, Meksika'daki bir tapınakta yapılan ilaca kadar. Sayısız yer ile İnternet'ten bilgi alışverişi yapılır, hatta bu tür hastalılar ile ilgili kurulmuş bir e-posta grubunda bir çok arkadaş edinirler kısa zamanda. Bunlardan biri de 35-40 yaşlarında bir bayandır. Onun da annesi benzer bir durumdadır ve ilk taşındıkları mahallede oturmaktadır. Bir çok araştırmadan sonra ve doktorun onayı alınarak diğer bitkisel alternatif tedaviye başlarlar. Baba istemeyerek de olsa kabullenir. Hatta bir ara gelinine "ya bu oğlan bunların zararsız olduğuna emin mi?" diye sorar. Verilen her bitkisel karışım iki taraftaki doktorlardan onaysız verilmemiştir oysa.

Günümüzde insanlar kulaktan dolma bilgilerle bir çok bitkisel kocakarı ilaçlan yapmaktadırlar. Aslında daha fazla dikkat gerektiren bu konuda mutlaka doktora danışılmalı ve bilinçsizce ilaç kullanılmamalı, modern tıp göz ardı edilmemelidir.

Cuma günü öğleye doğru.

Filmleri masanın üzerine bırakan asistana:

-Bu ışın tedavisinin bir faydası olacak mı?

-Mutlaka. Işın tümörleri küçülteceğinden, beyindeki baskı azalacak ve biraz iyileşme sağlayacaktır.

-Peki ne kadar sürer bu iyileşme?

-Ortalama iki ay. Nadiren de olsa 6 ay sürdüğü de olur.

-Peki, 2 ay sonra tekrar mı buraya, ışına mı getireceğiz?

-Hayır.

-Nasıi yani?

-İkinci bir şansınız yok, bu tedavi babanıza bir kez verilecek,

-Bir dakika, tam anlayamadım galiba. Ne demek bir kez, iki ay sonra oturup ölümünü mü bekleyeceğiz? Ne iki ayından bahsediyorsunuz doktorları 1 yıl dediler, daha kontrol için bir ayını bile tamamlamadı.

-Evet, yani bir anlamda. Yapabileceğimiz bir şey yok. İlaçtan sonra Kemoterapi verilip verilmeyeceğine heyet karar verecek.

Aynı gün ilk ışın verilir. Devam eden günlerde görme ve hareket duyuları gittikçe azalmaya başlar. İştahı da günden güne azalmaktadır. Genç adam gündüzleri işte olduğundan genellikle gelini yanında kalır. Hepsi olmasa da iş arkadaşlarının bazıları ziyarete gelirler.

Çarşamba günü.

Eşi sandalye üzerinde uyuklayan eşîni uyandırır sarsarak,

-"Babama baksana gözlerinin fert gitti, sabit ve donuk bakıyor, bir şey mi oluyor?"

-Haklısın, galiba şey., doktoru çağıralım hemen"

Gelen doktor hastasını muayene eder. Durumun ciddi olduğunu, ilaç verilirse zaten iflas etmiş böbreklerinin bunu kaldıramayabileceğini, bîr başka ilaç deneyeceğini ama pek umutlanmamalarını ve her şeye hazırlıklı olmalarını söyler, ilaçlar verilir, gece karanlığı tüm haşmetinle çöker. Tedirgin bekleyişin sabahında güneşin ilk ışıkları odaya vurur.

Odanın sessizliği "benim karnım acıktı sözleri bozar" Baba kendine gelmiştir ve hep reddettiği yiyeceği ister. Hemen doktor çağrılır, muayene edilir. Odadaki herkes sevince boğulmuştur. Günlük vizit kontrolüne gelen profesör de bu genç doktoru ve ekibini kutlar. Doktor ve genç adam göz göze gelirler.

-"Yani nasıl desem"

-"Anladım doktor.ölüm iyiliği mi demek istiyorsunuz?

-Hemen ümitlenmemek gerek takip edelim.

Küçük kız ağzında koruyucu maske ile içeri girer. Büyükbabası onu görünce tüm gücüyle gülümsemeye çalışır.

-"Nasılsın büyükbaba. Bak ben geldim. Gelirken de sana bu gülleri getirdim. Aslında yasakmış buraya çiçek getirmek, çok rica ettik. Biraz kalsınlar daha sonra annem onları kaldıracakmış, kısa bir süre için kalabilirlermiş ancak"

-"Çok teşekkür ederim,Cimcime, sağol. Bunlar çok güzel.

-"Bak büyükbaba ! Bu tek kırmızı güllerin de her biri de burada yatan diğer hastalara. Şimdi gidip dağıtacağım birer birer."

Küçük kız önce yan odadaki pamuk saçlı yaşlı tonton kadına, ardından diğer hastalara ve en son da her geldiğinde onu çok seven Düzce'li Ayşe teyzeye verdi tek gülleri..

Servis personelini de unutmamışlardı. Küçük bir farkla, o da buketin üzerine iliştirilmiş kısa bir not.

""Hayatlarını,hiç tanımadıkları bu insanların hayatlarına adayan beyaz meleklere! Her şey için teşekkürler""

Hani bir söz vardır. "Üç arkadaşlık ebedidir. Birincisi askerlik, ikincisi hapishane ve üçüncüsü hastahane arkadaşlığı" diye. Sanki bu sözü doğrularcasına o servisteki herkes birbirine güler yüzlüydü ve yardımseverdi. Hastasından doktoruna, çaycısından yemek servisi yapanlara dek.

Gece bir başka alemdi burada. Hastalar uykuda, refakatçılar nöbette. Bazen "benim hastama da bir göz kulak olur musun, ben bir hava alayım kapı önünde" gibilerinden paslaşmalar, kapı önünde bekleşip sigara içenler.

Dış kapının önündeki bankta oturan Ayşe teyze hep kızsa da onlara sigara içiyorlar diye, dili varmazdı çoğu zaman bir söz etmeye. Kendi evlatları gibi sevmişti bu genç çifti. Bazen saatler boyu konuşurlardı bu teyzeyle. O da bir çok ameliyat geçirmişti. "Alıştım ben artık" diyordu. "Daha gençsiniz, bu hayatın kıymetini bilin. İçmeyin be şu zıkkımı. Kendinizi harap etmeyin, birbirinizi çok seviyorsunuz, bak ne güzel bir yavrunuz var onu düşünün. Babanızın durumu sizi çok yıpratıyor, görüyorum. Ama kader işte neyleyeceksiniz. Başa gelen çekilecek. Sız kendinizi harap etmeyin. Geldiğiniz günden beri doğru dürüst uyumadınız bile, hele sen kızım. Yapılması gerekenin en iyisini yapıyor gül gibi bakıyorsunuz babanıza işte. Daha ne istiyorsunuz? Ne mutlu ki, onun sizin gibi hayırlı evlatları var" gibi nasihatler ediyordu. Bu iki genç insanı ayakta tutan ne yemek ne uykuydu. Bunun bir tek açıklaması vardı. Birbirlerine duydukları sevgi ve içende yatan babalarına hürmet. Hastahanedeki tedavinin sonuna varılır.

-Baba evimize mi gitmek istersin memlekete mi? Doktor biraz ara verelim dedi. İstediğimiz zaman çıkabiliriz.

-Bilmiyorum ki, gidelim ama, memleket de uzak nasıl gideceğiz. Dayanacak gücüm kalmadı. Biz, biz eve gidelim.

-Bizim eve mi gidelim baba?

-Hı hı.

Aynı günün gecesi:

-Genç adam ve eşi kapı önündeki banklarda ihtiyar pamuk teyze ve diğer hastalar ile konuşmaktadırlar.

-Biz yarın doktorla konuşup eve çıkmayı teklif edeceğiz. Her şey buraya kadarmış. Sizlerden bir tek isteğimiz var. Umudumuzu, kalan tüm sevgimizi size ve burada kalanlara devrediyoruz. Söz verin bize. Ne olursa otsun kendinizi bırakmayacaksınız ve sonuna kadar devam edeceksiniz. Sağlıklı haberlerinizi ulaştıracaksınız bize. Söz mü?

-Hüzünlü ortamda pamuk teyze ve diğerleri sadece başları ile onaylayabildiler bu sözü.

12 Ağustos 2003 Salı.

Ne doktor gidin artık diyebildi, ne de onlar. En sonunda genç adam ve eşi doktorla kesin kararı görüşmek amacıyla odasına gittiler. Kısa bir durum değerlendirmesi yapıldı.

-Biliyoruz doktor, sizi de çok zor durumda bıraktığımızın farkındayız. Bizim için fazlasını bile yaptınız. Tabi diğer arkadaşlarda. Her şey için sağ olun. Biz kendisiyle de konuştuk ve eve gitmeye karar verdik. O da öyle istedi.

-Anlıyorum. Zaten genellikle böyle durumlarda hastalar daha huzurlu bir ortam isterler. Ben size yine de buradan bulabileceğim bazı ilaçları ve kalan beslenme kutularınızı bir poşete hazırlarım. Bir de 4 haftalık beslenme ve ilaç kullanım listesi.

-Bir kez daha tüm emekleriniz için teşekkürler.

-Bü bizim görevimiz, keşke elimizden daha çok şey gelseydi. Bu arada şunu da belirtmeden edemeyeceğim. Siz bayan! ben sizi ilk başta amcanın öz kızı zannetmiştim. Gelini olduğunuzu öğrenince çok şaşırdım. Burada yaptıklarınızı bir çok evlat öz babasına yapmamıştır. Sizi gerçekten çok takdir ettim inanın bana.

13 Ağustos 2003 Çarşamba

Büyükbabanın hastahaneden çıkışı için saat 10.00 kararlaştırılmıştır. Evraklar tamamlanır. Adam, nakil için alındığı sedyede kendisini eve götürecek cankurtaranı beklemekten sabırsızlanmaktadır. Gelini ve oğlu başucunda beklerken, oğlu aşağıda gelecek aracı karşılamak üzeredir. 10.02'de aracın kapıları açılır. Tüm herkesle vedalaşmanın ardından sarsmadan, araca sedye ile bindirilir, kapı kapanır.

Eve kadar geçecek 20 dakikalık zaman içinde adam bir çok kez "daha uzak mı?" diye sorar adam. Araç evlerinin önünde duru. Cankurtaran personelinin de yardımıyla eve çıkılır ve yerine yatırılır. Hemşire olan kız kardeş biten serumu değiştir. Hafif agrasif davranışlarla birlikte sık sık kolunu oynatıp serum akışı durduğundan, sabit tutulmaya çalışılmaktadır. Ayak parmaklarındaki morarmanın artmakta olduğu da gözlerden kaçmaz.
Arkadaşının annesi durumdan haberdar edilerek, küçük kız oraya gönderilir. Ne kadar kendisine dedesinin odasına girmemesi söylense de dinlemez evden çıkmadan bîr hamleyle bir müddet ona bakar.

Aynı gün saat 17:00

Genç adam babasına kolunu oynatmaması için hafif çıkışır ve böyle yaparsa serumun gitmeyeceğini, mümkün mertebe oynatmamasını işaret eder ve kolunu düzeltir. Adamın konuşmaları belli belirsizdir.
Durumun ümitsizliği aşikar olunca aralarında konuşurlar ve büyük kızı yanında kalır. Eşi bir büyük insana .istenmeyen gerçekleşirse ne yapacaklarını danışmak İçin alt kattaki Aysel teyzeye, o da cenaze malzemelerinin tedarik etmek için aşağı iner. Ayakkabılarının bağcıklarını bağlarken, eşinin durumu anlattığı teyze ona "üstüme iyilik sağlık, daha adam yaşarken kefen mi alınırmış? Ne oluyorsunuz?" der. Genç adam durumun ümitsizliğinden ve gece olmadan malzemeleri temin etmelerinin iyi olacağını söyler ayak üstü balkona. Bir iki dakikalık bu gecikmeden sonra tam yönünü çevirip gideceği sırada, bir üst kat balkonunda kardeşi belirir.

-"Ağabey ! ikiniz de yukarı gelin hadi artık"

-Yoksa?

Apar topar ikisi de eve gelirler. Kardeşi:

-"Bir iki saniye oldu daha ruhunu teslim edeli. Yanına gelmiştim, tam pamuğa döktüğüm gülsuyu ile yüzünü sildim ki, derin bir nefes aldı ve sakince bıraktı. Ardından gözünden bir damla yaş aktı. Biliyor
musunuz hiç acı çekmedi, hiç çırpınmadı öyle sakincene "

Genç adam saatine baktı, 13 Ağustos 2003 saat 17:25

Odada bulunan çocukları ve gelini elini öperler ve çarşaf kapanır. Ortamı kaplayan engin sessizlikte hepsi birbirine sarılır öylece.

Her ne kadar emin olsalar da birkaç kez kalbini ve ayna ile nefesi kontrol ederler ama sonuç bellidir.

Ardından serum çıkarılıp, komşu büyüklere ve gereken yerlere haber verilir. Gelenler başsağlığı dileklerini iletirler ve gereken her şeyin yapılmış olduğunu söylerler.

Büyük kızı, komidinin yanına çöker, telefonla annesini arar.

-"Merhaba anne"
-"Merhaba kızım, nasılsınız?"
-"İyiyiz anne. Bak şimdi bir yere otur ve söyleyeceklerimi dinle."
-"Baban mı?"
-"Evet anne, o artık bir melek oldu."

Bu annesinin onlara daha önce olur ya, böyle bir durumda ölüm kelimesinin yerine kullanmasını istediği bir sözdü. "Bana sakın öldü demeyin, sadece melek oldu deyin, ben anlarım" Hikayelerin bu bölümünü anlatmaya satırlar her zaman aciz kalır genelde ve yine öylece de kaldı.
Cankurtaran 20 dakika içinde morga götürmek için geri gelip sedyeye aldıklarında sırt çantası ile yeğeni kapıda belirir.

-"Ağabey hayırdır ne oldu? Cankurtaran falan, nereye?" -"5 dakika önce babamı kaybettik Gökhan, her şey bitti."

-"Başınız sağ olsun, ben de şimdi geldim tesadüfe bak, yetişemedim. Bir kez daha göreyim derken taşımak nasip oldu."

Yol boyunca yine de kontrol edilir. Hani olur ya bazen filmlerde adamın geçici olarak kalbi ve solunumu durur, ama tekrar canlanır. Fakat değişen bir şey olmaz. Morg işlemlerinden sonra genç adam geri dönerken babasının o güler yüzlü doktorla karşılaşır.

-"Amca nasıl evde, rahat mı bari?"
-"Artık rahat doktor. Yarım saat önce onu kaybettik. Huzurluydu."

Dostlar bir bir kapısını çalar evin. Kısa süren ilk taziye ziyaretidir bunlar. Kısa, ama geride kalanlara yalnız olmadıklarını gösteren, onları yüreklendiren candan dostlardır bunlar.
Açılan kapıdan içeri girer ürkek bakışlarla küçük kız. Annesi gözyaşlarını gizlemeye çalışarak ona sarılır ve babasının onunla bir konuda görüşmek istediğini söyler.

Babası:

-Gel kızım odana gidelim, seninle konuşmak istediğim bir şey var.
-Tamam baba, büyükbabamla mı ilgili?
-Evet tatlım.
Odasında pembe renkli yatağının ortasına otururlar.
-Büyükbabana ne oldu biliyor musun kızım?
-Öldü mü?
-Evet,
-Başın sağ olsun baba,
-Hepimizin yavrum,
-Üzülüyor musun, peki ne hissediyorsun şu an?

-Hayır hiç üzülmüyorum. Beni yanlış anlama baba ama bence ölmesi iyi oldu.

Daha sekiz yaşında olan küçük kızın bu sözleri ve gayet sakin yüz hatları babasını şaşkına çevirir.

-Anlamadım kızım nasıl iyi oldu?

-"Bak baştan da dediğim gibi beni yanlış anlamanı istemiyorum baba. Demek istediğim yaşasaydı daha fazla acı çekecek ve üzülecekti. Ama şimdi acı çekmiyor. Hem neden üzüleyim ki? O şimdi cennete gitti zaten. Hani bir ara ben size ölümü sormuştum yemekte de siz de anlatmıştınız ya. Orda her yer yumuşacık, düşse bile dizleri acımaz ki. Yani Halil dedemin yanına gitti."

Son cümle küçük kızın ağzından dökülmüştü ki, birden gözleri dolu dolu oldu, o küçük dudakları bükülüp titredi.

-"Peki ama ben şimdi kime büyükbaba diyeceğim, ikisi de yok"
dedi ve o anda babasına sarılıp ağlamaya başladı. O saf çocukluk duygusunun etkinliğini ve büyüsünü, kendi söylediği son cümle bozmuştu bir anda.

İki gün sonra özel nakil aracıyla cenaze nakledilir baba ocağına. Tesadüfen araç ölen adamın annesinin köyünün önünden geçer. Onları karşılayan herkes önce başsağlığı dileyerek ardından bir avuç genç insanın babalan için yaptıklarını takdir ederler. Genç adamın eşi ayrıca takdir edilir öz babası gibi davrandığı ve yaptıkları için.

15 Ağustos 2003 Cuma, Mezarlıkta ;

Genç adam "Bu sefer ağlamayacağım" der ve biraz sonra vakit geldiğinde kendi elleriyle babasını mezara bırakır. Son tokalaşmalardan sonra yoğun kalabalık dağılır. Yakın akrabalar kalır.

-Artık rahat uyuyabilirsin baba. Bak gördün mü? ağlamıyorum. En son isteğini de yerine getirdik al işte. Yaşarken içtiğiniz su ayrı gitmeyen amcam ile yan yanaşınız. Bu dünyada doyamadınız orada doyarsınız birbirinize. Ölüm bile sizi ayıramadı bak.

Sonra mı ne oldu? Olması gereken.
insan yüreği bu. Dil bir şeyler söyler kendince,
Ama dinler mi hiç yürek,
Hangi çelik kirpik tutabilir ki bu acı veren yaşları.
Sessiz yolda geri dönerler geldikleri yoldan. Adamın eşi, oğlu ve gelini, iki kızı ve tek torunu.

Toprak alır benliğine, bu üzerine düşen gözyaşı damlalarını hiç reddetmeden. Kim bilir kimleri gördü ve.görmeye devam edecek.
Hikayemiz burada son buluyor. Okuyana göre değişen, belki hüzünlü beki normal ve gayet sıradan. Ama önemli olan bir avuç insanın burada olduğu gibi kararlılığı, tüm olumsuzluklara karşı direnmesi, sabır ve sonuna kadar süren mücadelesi değil mi?

Günlük yaşamımızda kim bilir kaç kez televizyondan, radyodan veya gazeteden benzer haberler dinledik. Hangisi hatırımızda, hiç biri. Neden olsun ki, kendi başımıza veya bir yakınımızın başına gelmeden ilgilenelim. Ama gerçek şu ki bir çok insan bu hastalığın pençesinde küçük bir umutla da olsa savaşıyor. En büyük silahları da bir nebze tebessüm ve sevgi.
Ölüm. Her dilde ayrı bir karşılığı oldu da bu güne kadar, insan yüreğine verdiği acı hiç değişmedi, tüm dillerde ayni oldu her daim. Beyazı da, siyahı da aynı hüznü paylaştı bunca zaman. Elbette gerçekleşme şekli bazen bu üzüntüyü kat kat arttırdı.

Peki bir gün olacağını bite bile neden bu kadar üzülürüz ki? Üzüntümüzün nedeni tekrar o kişiyi görememek mi, yoksa söylemek isteyip de söyleyemediklerimiz mi? Oysa ne kadar zamanımız vardı tüm bunlar için kim bilir. Ama o hiç umulmadık zamanda geldi hep, habersizce ve aniden.

Yaşamımız boyunca bir çok sevinç ve üzüntüyü göğüsleyeceğiz. Belki yarın, belki birazdan. Her bîri bir okyanus dalgası misali yüzümüze ve benliğimize çarpıp duracak, derin izler bırakacak ardından. Değişen tek şey zaman olacak. Zaman bazen şaşıracak, belki bizden daha küçük olanları çekip alacak aramızdan.

Ama birileri hep kalacak. Onların anısını yaşatacak, geceleri rüyalarında bile olsa kaybettiği ile konuşacak birileri. Çoğu geceler "yaşasaydı keşke" diye iç geçirecek, hüzünlenip ağlayacağız. Keşkeler hiç bitmeyecek.

Ağlamak. Evet ağlamak, hüzün ile eş anlamlı bile olsa bize has bir duygu. Bizden başka hangi canlı ağlayabiliyor veya tam tersi gülebiliyor ki. Hiç biri. İşte, sadece bize bahşedilen iki koruma silahı. Her ikisini de kullanmak gerek özgürce. Önce kendimiz sonra sorumlu olduğumuz ve sevdiklerimiz için. Yarınlar hep umut timsali olsun. Tıpkı Pandora'nın kutusundan son çıkan beyaz umut güvercini gibi, tüm olumsuzluklara inat.

"Keşke dememek için, yaptığımız işi keşkeye meydan vermeyecek kadar iyi yapmak gerek" Kalın sağlıcakla.

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

VALID CSS   |   VALID XHTML