|
Kelebek resimleriyle süslü perdenin kenarından sızan güneş ışığı göz kapaklarını okşamaya başladığında, yavaşça aralandı küçük kızın gözleri. Göz ucuyla saate baktı: 06:00. İri gözleri büyükbabasının ona hediye ettiği yatağının karşısındaki ATATÜRK resmine ilişti. Bugün sanki dünden daha fazla gülümsüyordu kendisine, o da tebessüm etti. Bu, onun her sabah yaptığı bir alışkanlık haline gelmişti. Yatağında doğruldu, odadaki diğer yatakta elbiseleriyle yatağa çaprazlama uzanmış ve haletn uyumakta olan küçük halasını gördü. "Bir de bana der üstündekilerle yatağa yatma" , şimdi kendisi yatmış diye geçirdi içinden. Belki de babasının meyve sularına fark ettirmeden kattığı o şuruptan olmalıydı küçük halasının bu denli sakin uyuması. İlaç, kendi hastalığında doktorların ona da verdiği şuruplar gibiydi ama nedense annesi halasına bundan bahsetmemesi için sıkı sıkı tembihlemişti onu. Üzerinde etiketi kazınmış bu ilacın ateş düşürücü olan kendi şurubu olduğunu söyleyecekti, halası sorarsa. Bu anne-baba ve kızın arasında küçük bir sırdı. Küçük kızın bilmediği sırrın gerçeği:aslında küçük halaya doktor kontrolünde verilen anti-depresyon ilacıydı. Ağabeyi ve ablası meslekleri gereği evden ayrıldıklarında o hep babası ve annesiyle kalmıştı. Babanın hastalığı onu bu yüzden daha bir derin sarsmış daha bir içine kapanmıştı. Benzer bir ilaçta arkadaşları tarafından hastahaneden ayrılmadan önce büyük halasına verilmiş, ağabeyi yani küçük kızın babası telefonla aranarak bilgi verilmişti. Bu gün yeni bir gündü. Yeni gün ve güneş mutluluk, yeni bir umut herşeyin sıfırdan başlaması demekti. En azından masallar hep böyle anlatıyordu. Yatağından kalktı. Büyük, beyaz parlak tüylü ve sarı gagalı ördeğini yanına aldı. O hep "Cancan" dediği bu sırdaşıyla uyurdu zaten. Çıplak ayaklarıyla bir kuğu gibi geçti salondan parmak uçlarında. Evde hiç ses yoktu. �Yoksa, yoksa dedem!� diye geçirdi içinden. İçini kaplayan korku ile hızla dedesinin odasına yürüdüğünde neredeyse kanarda duran içi kurutulmuş çiçek dolu yer vazosuna çarpıyordu. Neyse ki son anda fark etti ve durdu. Odanın açık kapısının kenarından içeri bir bakış fırlattı. Durum normal görünüyordu. Baba kanepede yarı oturur vaziyette, anne babanın dizine yatmış uyuyordu. Yavaşça gece açık kalmış loş ışıklı abajurun lambasını kapattı. Ardından annenin elinden yere düşen kitabı yerden aldı ve bir tüy edasıyla mavi pikeyi üzerine örttü kraliçesinin. Anlaşılan yine bütün gece uyulmamışlardı başbaşa. Bakışları dedesine döndü. Göğsü inip çıkarken hafif bir hırıltı çıkıyordu boğazından. Yatağının baş ucuna geldi, yerde boşalmış ve yeni takılmaya hazır serum şişelerinin yanında diz çöktü. Bir süre hiçbir şey düşünmeden onu seyretti. Ardından anne-babasına bir kez daha baktı. O odadaki hiç kimse bunları hak etmemişti. Onun benliği, bu �neden� kelimesinin anlamını bulmaktan çok uzaktı daha. Büyükleri son zamanlarda dedesinin durumunu kendisine en beyaz şekilde anlatmaya çalıştılarsa da o bunu bir türlü kabullenmiyordu. O bir çocuktu ve onun dünyasında olmaza yer yoktu. Vahşi bir anne timsah, kendi yumurtasını o keskin ve güçlü dişleri arasında nasıl kırmadan ve kendisinden beklenmedik bir naziklikle tutuyorsa o da öyle tuttu dedesinin ellerini. Bu o kadar yumuşak bir dokunuştu ki dedesi hiçbir tepki vermedi bile. Avuçlarında tuttuğu bu yaşlı elin soğukluğu içini ürpertti. Gözlerini kapattı. Anlamsız hayaller bir süre sonra duruldu görüntü netleşti. Uçsuz bucaksız bir ovada bir gelincik tarlasının ortasında kareli yer bezinin üzerinde bağdaş kurmuş oturuyorlardı. Meyve sepeti ve en sevdiği evcilik takımları örtünün kenarında durmaktaydı. Az önce dedesine mavi plastik oyuncak bardak ile hayali çay ikram etmiş, şimdi sohbet ediyorlardı. Önce dede başladı söze: -Teşekkür ederim küçük hanım, inanın bu şimdiye kadar içtiğim en güzel çaydı. -Beğendiğinize sevindim efendim, tekrar ister misiniz? hemen demlerim. -Senin tadının yanında bu çay ne kadar tatlı olabilir ki? Bu iltifat karşısında o da altta kalmak istemedi. -"Seni bu tarladaki tüm gelinciklerden daha fazla seviyorum büyükbaba". Ona göre daha fazlanın anlamını ancak bu şekilde özetledi küçük kız ve tekrar söze başladı. -Biliyor musun büyükbaba düz gece bir rüya gördüm. Sen tekrar eski sağlığına kavuşmuşsun, babaannem ve sen bizim eve Ankara'ya taşınmışsınız. Hafta sonlan hep birlikte bunun gibi bir yerde piknik yapıyoruz" dedi. Aslında bu masum bir yalandı ve o gece hiç rüya görmemişti. -Büyükbaba! geçen gün bana kızmakta haklıydın. Farkında olmadan fazla gürültü yaptım ve seni üzdüm. Bak eğer kendini bundan dolayı daha kötü hissediyorsan tekrar tekrar özür dilerim. Beni affet düşünemedim. -Ben o günü çoktan unuttum bile güzel kızım. Torunlar bizlerin en sevdiği yaramazlardır. Baban da bir zamanlar senin gibi hiç yerinde duramazdı. Senin bir suçun yok. -Sana bir şey soracağım ama bak kızmak yok. -Tamam söz kızmak yok, sor bakalım, -Geçen gün ayağıma çekmeceyi düşürdüğümde ne kadar ağlamıştım hatırlıyor musun? Ama şimdi geçti. Kim bilir, sen ne acılar çekiyorsun. O gün annem beni uyumam için yatırdığında aslında uyumadım. Annem ve babam odamın önündeki küçük holde yan yana çökmüş konuşuyorlardı. Güya sen onlara demişsin ki "beni artık bırakın mücadele edecek gücüm kalmadı. Kendinizi daha fazla üzmeyin ve daha fazla masraf yapın. Her şey buraya kadar". Tam duyamadım ama bunun gibi bir şeyler. Annem ağlıyordu. O anda ilk kez babamın da ağladığını gördüm. Hani babalar hiç ağlamazdı . O bir erkek, peki nasıl ağlayabiliyor? ......Onun dünyasında baba her zaman aileyi koruyucu ve güçlü bir kalenin kralı demekti. Babalar asla yıkılmaz ve canı yanmazdı. Hatta o kocaman iğnelerden yapılsa bile. Hiç kralların ağladığı görülmüş müdür? .....Anne ise, kadındı ne de olsa. Anne demek şefkat ve duygusallık kraliçesi demekti. Onlar böyle durumlarda da, karınca ayağını burksa da hep ağlar ve duygularına gem vurmazlardı. Bir anlamda ne kadar üzülse de onun ağlamaya hakkı vardı her zaman....... -Lütfen bana bunun doğru olmadığını söyle büyükbaba. Bak annem 6 yaşında babasını kaybetmiş. O kadar zaman sonra ilk defa sana baba demiş. Onun gerçek babası gibisin. Ama benim hayattaki tek büyükbabamsın. Benim ikinci bir şansım yok. Her çocuğun bir büyükbabası olmalı. Ak saçlarıyla masallar anlatmalı dizinin dibinde otururken. Bizimkiler "büyükler her zaman haklıdır" der bana. Ama bu sefer sen haksızsın büyükbaba, haksızsın işte banene banane!. Beni hiç mi düşünmedin bunları söylerken. Aklına gelmedi mi bu küçük prensesin. Keşke bir kuş olsa da şu küçük yüreğim, koysam avuçlarına da görsen nasıl çırpındığı senin için. Bak Cancan'ımın da boynu bükük, o da üzülüyor. Para konusuna gelince, onu dert etme hiç. Kumbaramda biriktirdiğim paralarım da senin olsun. Hem içinde 1 dolar bile var biliyor musun. Doğum günümde annem vermişti. Gerekirse tüm oyuncaklarımı satarız, hem artık oynamıyorum nasıl olsa. Büyükbabasının dizine yaslandı ve sözlerine devam etti. -Bu bence tam bir yaramazlık örneği işte. Ben geçen gün bir tek seni üzdüm ama sen beni, büyüklerimi, halalarımı seni seven herkesi üzüyorsun. Neden büyükbaba neden? Niçin bizi bırakmak istiyorsun. Sen hep demez miydin bana resim yapamadığımda, umudunu kırma gayret et, yarın daha güzel yaparsın diye. Benim yarınlarımda sen de olmalısın. Yine annem-babamdan gizli kaçamaklar yapıp, yaramazlık yapmalıyız. Bir de senin büyük köpeğin Tomi var. Memlekete gidince sen beni kucağına almadan ben nasıl onu sevebileceğim. Küçük; tüm bunları hayal edip içinden geçirirken birden hayaller tekrar bulanmaya başladı, Sımsıkı kapattığı gözlerinde biriken yaşlar, avucunda pamuk gibi tuttuğu ellin üstüne düşmeye başladı ardarda. Gözlerini açtığında gözyaşlarının düştüğü yerdeki tüylerin dikleştiğini fark etti. Kalp atışları hızlandı ve herşey karanlığa gömüldü. O ana kadar hiç kimde bir şey fark etmedi. Zaman zinciri koptu, yumak oldu. Tam o anda annesi irkilerek uyandı ve gözlerini açtı. İlk gördüğü büyükbabasının başucunda, başını yatağın kenarına yaslamış uyumakta olan kızı oldu. Cancan'ı yere düşmüştü. Minik avuçlarında hala büyükbabasının elini tutuyordu. �Seni yaramaz! sen ne zaman kalktın da geldin buraya� dedi usulca. Kızını yerine yatırmak için kucakladığında kanının donduğunu hissetti. Küçük kız buz gibiydi ve annesine hiç tepki vermedi. Bir iki saniye geçti, tekrar kızına seslendi ama cevap alamadı. Telaşla eşini uyandırdı, salona geçtiler. Baba da telaşlandı. Hemen nabzına baktılar. Zayıf da olsa attığını görünce her ikisi de bir an almayı unuttukları nefesi tekrar aldılar. Baba "hemen meraklanma doktoru arayayım" dediyse de annenin "durumu iyi değil hissedebiliyorum, bebeğime bir şey olursa yaşayamam, hemen hastahaneye gidelim," demesiyle kendilerini takside buldular. Yolda telefonla acil servise haber verdiler. Acil girişinde onları iki doktor ve bir hemşire sedye ile karşıladı. Hemşire küçük kızı sedyeye yatırınca doktor kızın alnına dokundu ve "acele edin, hemen bir ünite ..lu serum, 1 doz ilman hazırlayınve..".... Ne anne, ne de baba bu söylenenleri duymadı bile. Annenin küçük kızını verirken uzattığı kolları öylece kala kaldı. Giderken uyandırdıkları küçük hala babasının başına geldi. Babasının yüzünde her zamandan fazla biriken terden, onun tere karışan gözyaşlarını fark etmedi bile. Tek fark ettiği şey babasının sol elinin teninin hafif pembeleşmesi ve aynı yerde nokta nokta oluşan beyazlıklar oldu. Amansız hastalık vücutta birçok tepkiye neden olduğundan, hastalığa yordu bunları. ....o anda bu noktaların küçük kızın gözyaşlarının düştüğü yer olduğunu kimse bilmiyordu ki. Babasının yüzünü yumuşak pamuklu bezle sildi. Bu amansız hastalık insan tenini o kadar hassas hale getiriyordu ki. Çoğu kez batıyor ve acıtıyor diye, yattığı çarşafta olmayan kırışıklıkları düzeltiyorlardı. Babasının gözleri yavaş yavaş aralandı ve göz göze geldiler. Kızı tüm acısını bastırarak gülümsedi. "Günaydın babacığım! bu gün nasılsın bakalım" -"Gün..aydın kızım. Ben...ben ken..dimi bir garip his... hissediyorum. Ço..çok güzel bir rüya gör..gördüm. Ama tam ha..tır..layamıyorum." -Yorma kendini baba, ben sana biraz su vereyim. Boğazın kurumuş. Baba suyu içince biraz daha rahat konuşmaya başladı. -Serenay nerde?" Hemen bir konu bulmalıydı. "Hatırlamıyor musun baba, dün dedi ya Serenay erkenden parka gideceğiz diye." "Biliyorsun hafta sonu için babası söz vermişti. Daha fazla duramadı işte." Neden sonra acilin kapısı açıldı. Eski Türk filmlerden tanıdığımız Hulusi KENTMEN'e benzeyen babacan doktor, ailenin yanına geldi. Gözlüğünü çıkardı ve hafif kaşlarını çattı. "Ah siz gençler yok musunuz. Neden bu yaramazların bu kadar yorulmasına, uykusuz kalmasına izin verirsiniz anlamam. O daha çocuk, sizin gibi ne yorgunluğa ne uykusuzluğa dayanabilir. Dün çok mu yoruldu, parka gidip, gece geç saatlere kadar televizyon izlemesine mi müsaade ettiniz?" dedi. Aile bu sözlere bir anlam veremedi. Doktora bütün gün evde olduklarını, akşam da her zamanki saatinde yattığını, sabah onu nerede ve nasıl bulduklarını anlatılar. Doktorun yüz hatları yumuşadı, "anlıyorum" der gibi başını salladı. -"Sabah ilk geldiğinizde yapılan tahlillerde bir çok değerin,nabız atışlarının ve vücut sıcaklığı önce beni de endişelendirdi ama durumu şimdi iyi. Meraklanmayın. Anlattığınız konu her şeyi açıklıyor.. Sizde yorgun görünüyorsunuz. Gelin odama geçelim hem sıcak bir çay içersiniz orda konuşuruz. Odaya geçmeden önce küçük kızlarına bakmalarına müsaade edildi. Yanakları kırmızılaşmış mışıl mışıl uyuyordu. Odada küçük kızın büyükbabasının durumunu anlattılar. Doktor onları dinledikten sonra: -Kızınıza bir bakın. Ona baktığınızda ne görüyorsunuz? Ben bir tek şey görüyorum. Biz yetişkinlerin hiç birinde olmayan, çoktan kaybettiğimiz saflığı ve berraklığı görüyorum. Çocuklar sizin tahmin edeceğinizden çok daha zekiler. Bir çok konuyu küçükken kavrayabiliyorlar, ilk kavradıkları ve benimsedikleri şey, siz anne ve babaların ona verdiği bitmeyecek sevgi ve şefkat duygusu. Siz fark etmeseniz de ona her gülüşünüzde, özellikle her sarılmanızda, kucaklamanızda, bir annenin öpüşünde, babanın sırtına bindirmesinde ona bunu transfer edersiniz. Görünmeyen ama sadece hissedilebilen bir enerji akımı gibi. Onlar bunu tüm vücutlarına dağıtıp biriktirirler. Bu onun bir anlamda hem zırhı, hem gücü olur. Yaşam boyunca karşısına çıkan tüm güçlüklere bunun sayesinde direnir. Bir anlamda iletişim gibi de kullanılır. Anne olarak kendinizden pay çıkarın. Odada televizyon seyrederken bir anda hiç kızınızın ağladığını hissedip onun yanına gittiğinizde ağlar bulmadınız mı? Veya gece, bir anda uykunuzdan uyanıp ona gitmediniz mi? Bu içgüdüsel ama güçlü bir duyu-sezidir. Bu gün modern bilimle uğnaşan bizler de bazı şeyleri açıklamakta zorlanıyoruz. Yeni doğmuş bebekler, bilinçleri neredeyse sıfır iken annenin göğsünü nasıl bulurlar, veya kokunuzu mu hissedip sakinleşirler. İşte bugün unuttuğumuz sevginin güçlü iletişimi. Kızınızın bence hiçbir şeyi yok ve en kısa zamanda toparlanacak. Bu duruma neden geldi diyecek olursanız tek bir şey söyleyebilirim. "Sevginin gücü". -"Nasıl yani" diye sordu babası, doktor devam etti. -Az önce de dedim ya her şeyin farkındalar diye. O da çok sevdiği büyükbabasını bir gün kaybedeceğini düşünerek yanına gitmiş ve ona verebileceği yegane şeyi vermiş. Saf ama güçlü sevgisini. Bir anlamda transfer etmiş yani öyle diyeyim. Ama bu onun bedenini biraz fazla yormuş anlaşılan. -Anne; peki iyileşmesi için ne yapmamız gerekiyor? Doktor: Aslında hiçbir şey. Şimdiye kadar yaptığınızı yapın. Ondan sevginizi asla esirgemeyin ve kucaklayın. Kaybettiğini telafi edecektir. Çayların son yudumunu içmişlerdi ki kapı açıldı. Küçük kız hemşirenin elini bıraktı ve annesine koşmak için hamle yaptı ama annesi çoktan yanına gelmiş ve onu kucaklamıştı. Annenin gözyaşları küçük kızının siyah parlak saçlarından kayarken, doktorun az önce söylediği bir kez daha gerçekleşti. Ama onlar bunu sadece göremediler. -"Ben iyiyim anneciğim, korkma. Sadece biraz uykum var. Doktor amcanın verdiği ilaçlar bana çok iyi geldi." Dedi. Doktora teşekkür edip odadan çıktılar. Acil servisin çıkış kapısına geldiklerinde kızları birden; "Siz burada beni bekleyin, ben doktor amcaya teşekkür etmeyi unuttum, çok ayıp,hemen dönerim" dedi ve hızla yanlarından ayrıldı. Anne baba onun bu düşünceli tavrı karşısında birbirlerine gülümsediler. Küçük kız kapıyı çalarak doktorun yanına geldi. -"Az önce teşekkür etmeyi unuttum. Çok teşekkür ederim doktor amca" -Bir şey değil cici kız. -Sizden bir ricam olacak. Umarım beni kırmazsınız. -Söyle bakalım. -Siz onu tanımazsınız ama benim büyükbabam çok hasta. Lütfen hepsi bitmediyse beni iyileştirdiğiniz ilaçlardan ona da götürmem için bana verir misiniz? Benden daha fazla ihtiyacı var. -Tamam, ben annen ve babana telefonla o ilaçları nereden bulabileceklerini söylerim, bizdekilerin tümünü sen uyurken kullandık. Hem sonra sen büyükbabana verebileceğin en güçlü ilacı vermişsin zaten. -Nasıl yani? Ama bu imkansız. Benim evde ilaçlara dokunmam yasaktır. -Bu öyle bildiğin ilaç değil küçükhanım. Yani diyorum ki, senin ona karşı duyduğun sevgi bizim ilaçlarımızın hepsinden daha güçlüdür. Kapıyı küçük hala açtı. Durumu özetledi. Onlar diğer odaya geçtiler. Küçük kızı da parka gitti oyununa dahil ettiler. Halası kızı yatağına yatırıp masal okurken anne ve baba hastanın yanına döndüler. Baba; kardeşinin kendisine bahsettiği pembeleşmeyi ve beyaz noktaları fark ettirmeden anneye de gösterdi. Tüm kol hafif pembeleşmeye başlamıştı geçen zaman içinde. Bir müddet baba ile sohbet ettiler. Düne göre çok daha iyiydi. Ya da öyle görünüyordu. Hastahanede yapılan tahlillerden 5 gün sonra... telefonda -Ben... ben ne diyeceğimi bilmiyorum, nasıl, emin misiniz? Tamam,tekrar geliriz. Genç adam telefonu kapattığında eşi neden bu kadar şaşkın olduğunu sordu. "Arayan babamın doktoruydu, son yapılan tahlillerde az da olsa kanserli hücrelerde küçülme varmış, ve önceden çok düşük bazı değerler neredeyse normale yaklaşmış. Onlarda bir karışıklık veya yanlışlık olup olmadığından emin olmak için tekrar babamı görmek istiyorlar benim de aklım karıştı. ikinci testten 4 gün sonra gelen telefon.... -"Babişkoo ! telefonda seninle görüşmek isteyen bir amca var" dedi küçük kız. Genç adam ahizeyi kulağına götürdü eli titreyerek. Telefondaki babasının doktoruydu. -Nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum, daha doğrusu açıklayamıyorum. -Anlıyorum doktor bizim ki de bir anlık mutluluktu işte, bir anda heyecana kapıldık ve iyileşeceğini umduk. -Özür dilerim beyefendi ama heyecanınız biraz daha artacak sanırım. İkinci test birinciyi doğruladığı gibi değerlerde iyiye doğru hızla artma var. Pazartesi günü hastahanede profesörün odasında... -"Bakın sizinde çok iyi bildiğiniz gibi bu çok amansız bir hastalık. Babanızın durumundaki bir çok hastayı tüm müdahalelere rağmen kurtaramadık. Onun durumunda olan hastalar en fazla iki ay yaşadı. Ancak bu sonuçlar çok nadir bir olay olduğunu gösteriyor. Tamam şimdiye kadar kurtulanlar da çok ama, bu kadar hızlı iyileşme beklemiyordum doğrusu. Söylesenize sizin evde iyilik perisi mi var" dedi ve güldü. Genç adam ve kadın birbirlerine baktılar ve ikisi de bîr ağızdan -"Evet var" dediler. Beş yıl sonra memlekette büyükbabanın evinin bahçesinde radyoda "Sunayı da deli gönül sunayı" çalmaktadır.... -Bak büyükbaba artık Tomi'den korkmuyorum. O da beni seviyor. Sürekli benim peşimde. Annem duymasın ama çikolatamın yarısını o yedi. Elbette bu mutlu son, herkesin olmasını istediği hikayenin değiştirilmiş hali. İnanın veya inanmayın bu güç hepimizin içinde var. Yeter ki doğru zamanda,doğru yerde ve doğru kişiye verin. Vereceğiniz sevgi bu hikayedeki gibi asla bitmeyecek. Bu harcandıkça biten para gibi değil. Kalp attığı sürece beslenecek bir duygu. Bu gün en sevdiğimiz insana da, annelerimize de, kardeşlerimize de kızabiliriz. Sevmiyorum diyebilir misiniz? Kızgınlık zamanla yok olacak suyun üstündeki tozdur sadece. Sevginiz güçlü ise hemen eritir onu. Hayatın rüzgarı, bizi hiç beklediğimiz bir anda, suyun üstünde yüzen bir nilüfer yaprağının üzerine atıverir çoğu zaman. Önemli olan ya tutunduğumuz yere sıkıca bağlanmak ya da başıboş yüzen bu yaprağa yön vermek için her şeye rağmen mücadele etmek ve çaba sarf etmek. Asla umudunuzu ve sevgi gücünüzü kaybetmeyin, bir gün tekrar kıyıya çıkacaksınız. Kendiniz için olmasa bile bunu sizi seven diğer insanlar için yapmalısınız. Bunu bir anlamda onlara borçlusunuz. Küçük meleğime sevgilerle
|