|
Sen canımsın benim. Şu an;
"Bir tanem söyle canım ne istersen iste benden" diyen Erol EVGİN'in şarkılarındaki gibi huzurlu ve mutluyum. Aşkı yaşamak, senle yaşamak, senle ve sende olmak o kadar güzel ki. Ömrü bir yıllıkmış aşkın, hah ! Demek ki aşkı yaşayamayan bir zavallı onlar. İstemek , özlemek, arzulamak biter mi hiç? Dün gibi, yarınlarda da olacak. Seni sevmeyi bile seviyorum ben. Yokluğunda özlemek bile aşk benim için.
Dedim ya; çiğ damlaları gibi duru ve ıslak hala benim sevgim, ne kadar güneş doğsa da üstüne, hiç kurumamacasına...
Öyle söz vermedik mi? Limitleri zorlayıp çizgilerde yaşamayacak mıydık bu aşkı. Dünyada bir sen bir de ben varmışım gibi, Hz. Adem ve Hz. Havva'nın dünyaya indirilişlerindeki yanlızlık gibi.
Hangimiz duyardı ki öten kuşların sesini, geçen vapurların düdüklerini. Gözgöze kalakalmışlığın enginliğinde ne önemi vardı değil mi sevdiceğim?
Hatırlar mısın, bir ara işim için bir günlük bir yere gitmiştim de ikimizde rüyalarımızdan aynı anda kabuslarla uyanıp, gecenin dördünde birbirimizi aramıştık. Kıştı, soğuktu. Sen orda ben burda, battaniyelere sarılıp, santral memuresinin "hala devam ediyor musunuz" hayıflanmalarına kadar konuşurduk seninle. Bizi dinlediğinde kimbilir ne hayallere dalar, demek hala böyle aşklar varmış derdi ya da "oh siz daha gençsiniz gelin bakalım benim yaşıma da görürüm sizi" diye serzenişte bulunurdu. Geldik işte senin yaşına memure abla. Bak hala aynı duruluk ve güzellikte yaşıyoruz.
Bu bir alışveriş içimizdeki. Uyanır uyanmaz, onu görmek arzusu ve gecenin birikimi sevgiyi ona aktarma hevesi. Bir sabah arzusu, gelip kapıyı çaldığımda. Nasıl sarılırdık değil mi bir tanem? Kucak açıp koştuğumuzda mumlar bile titrerdi rüzgarımızdan. Kocaman kocaman sarıldığımızda, seni kucağıma alıp savurduğumda ne kırılan vazonun, ne de dağılan çiçeklerin değeri vardı gözümüzde. Özlemlerimiz durulduğunda dizlerimizin üzerine çöküp, kırıkları toplarken başımız birbirimize çarptığında, ne zaman engel olabildik ki dudaklarımıza. Orada halının üzerinde bir o yana bir bu yana yuvarlandığımızda sırtıma batan porselen kırıklarının izi bile hala belli.
Hatırlıyor musun geçen yıl sokaktan geçen baloncunun bütün balonlarını okuldan istediler diye hepsini satın alıp, çocuklar gibi odayı doldurmuş, bir bir patlatmıştık seninle. Her patlayan balon dağılan dertler gibiydi. Bir bir yok etmiştik onları.
Ah o yataktaki sabah kahvaltılarımız, omletin rengini tutturamasam da belli etmeden yerdin be kuzum. Senin suçun bu, benim değil. Beni bir bebek gibi büyütmeseydin öğrenmiş olurdum ben de. Belki de hiç çocuğumuz olmadığından beni bir çocuk gibi büyütüp şımarttığından olsa gerek.
Şimdi sallanan iki bambu sandalyede el eleyiz hala. Gözlerimizde ki yaşlar geçmişimizden değil daha yaşayamadıklarımızdan, birbirimize doyamadığımızdan olsa gerek. Bir saniye canımın içi şu telefona bakayım müsaadenle ama bir elimi hiç bırakma olur mu?
-Efendim buyrun! Yok değil, sanırım yanlış aradınız küçük hanım. Burası Bulut Huzurevi, Aşıklar Çay Bahçesi değil, onun son numarası bizden bir fazlası
TB2NMR
|