|
Ne oldu? Yüzün turşu satıyor nedense. Ah! Dur, sen söyleme ben tahmin edeyim. Hımmm! Nerden başlasam ki acep. Gel otur hadi. Uzun zaman oldu seninle baş başa konuşmayalı. Gözlerini açar açmaz yataktan fırladın. Her zamanki gibi biraz daha yatak keyfi yapayım derken geciktin. Ama ne güzel oluyor değil mi o sabahları beş dakikalar, saatleri , telefonun alarmını birer, beşer dakika aralarla kurmalar. Uyku bu tatlı olmaz mı? Hiç homurdanma bir kerem evli olsaydın bi saat daha ekleyecektin, artı yükün bir kat daha artacaktı. Şimdi sen kahvaltı da yapmazsın, zamane gençleri. İş yerinde bir şeyler atıştırırım zihniyeti. Senin bir de böyle üzerinde çizgi roman karakterlerinden olan bir kupan da vardır. Havan batsın emi? Of of off aynadaki surata bak, saçlara papaz gibi kalkmış, işin yoksa tara patır patır yol bir yandan. Zor iş canım kadın olmak. Şimdi duşa gir, kurulan ressam gibi bir o fırça bir bu rimel boyan dur işin yoksa. Ha nasıl yapıyordunuz, fondöten belli olmamalıydı değil mi dairesel hareketlerle iyice yedirilmeli ton farkı belli belirsiz tatlı bir geçiş sunmalıydı. Bütün gün iş yerindeydin, sıkıcı olsa da en azından etrafında sürekli bir koşuşturmaca, asık suratlılar kadar gülen yüzler de vardı değil mi? Odanda sigara içmek yasak olduğundan plastik bardakla bir çay alıp poşeti içine atıp demlenmesini beklerken bir sigara yaktın. Dumanını savururken öbür büroda çalışan arkadaşın geldi bir tane de o yaktı. Derken ayak üstü dedikodunun feriştahını kaynattınız. Hatta neredeyse çayını gülerken yeni aldığın bluza döküyordun. Sabah kahvesini içip kafein depolamış patronun odasından çıktığında bütün gözler ona bakmıştır. Ceberrut adam bu gün sıra kimde kimi fırçalayacak diye. Bilirim böyle tipleri. Saf insanlıkları, oturup kalkışı ve efendiliğinden ziyade sahip olduğu makamla paşa olum sanırlar. Tipine baksan ya çelimsiz uzun boylu tepeden bakmaya alışmış, yada bol yağlı yemekten ve sadece imza atmakla meşguliyetten göbek bağlamış adamlardır. Personeline bir gülümsemek söyle dursun, sabah oraya gelirken kimseye günaydın bile demezler. Tabi incileri dökülür inemez kimsenin seviyesine efendimiz. Ama hepsi böyle değil tabi ki. Pek çok tonton ve hümanist düşünceye sahip patronlarda var. Öyle ki sabah işe gelirken bir günaydın deyip gülen yüzünü görmek için önünden geçtiğimiz. Çağırdığında işi gücü bırakıp koştuğumuz Hulusi KENTMEN gibi babalar. Her ne kadar müzede saklanacak kadar kaldıysa da. Senin bir de sırdaşın vardır iş yerinde. Hani olur ya iki gün küs, üç gün barışık tiplerden. Ne onsuz yapabiliriz ne de onlarla değil mi? Bazen öyle bağlanırız ki bu uydu arkadaşlıklara, yeni dostlar edinmemizi gölgelemeye kadar gider. Öğlen ne yaptınız yine şu deniz kenarındaki aynı yere gittiniz değil mi? Hani var ya bahçesinde ebruliler açan. Sen pek sevmiştin nedense orayı. Hala da seviyor musun? Acıktığın için mi, yoksa beslenmen gerektiği için mi , neden yediğini bilmeden çatal bıçak sesleri arasında bitirdin yemeğini. Sıcacık çaylarınız� buyur abla! Diyen pala çaycı tarafından önlerinize konuldu. Yine o bayramlık önlüğünü mü giymiş bizim Pala. Yine camdan denize baktın değil mi çayını yudumlarken. Önce suya sonra martılara ve ardından gökyüzüne. Hiç biri kesmedi mi seni? Ne aradın uzak gökyüzünün enginliğinde? Kaybettiklerini mi, ulaşamadıklarını mı, hiç olmayacak hayallerini mi? Hiç bıkmayacaksın değil mi hayal kurmaktan. Bence de bıkma, önemli olan mutlu olmak değil mi, gerçek de olamıyorsak neden hayallerimizde olmayalım, kim tutar seni ve en önemlisi kim karışabilir o masalımsı dünyaya? Daha küçücükken annelerimiz bunu öğretmedi mi bize. �Canım kızımın dişi uf mu olmuş. Kıyamam ben ona. Ah canımmm bak şimdi hadi gel seninle bir peri ülkesine gidiyor muşuz, sonaaa orda çok güzel pembe bir yatak varmış. Anne kız biz orda sarmaş dolaş olup, uyumaya başlıyormuşuz. Derken, benim prensesimin diş ağrısı da atta olup geçiyormuş, � Ya da dedemiz. �Şu piyangodan bir para çıksın torunuma neler alıcam ben bak o zaman görün siz� ya işte böyle. Koca koca adamlar annelerimiz, babalarımız bile kurarken biz neden kurmayalım. Bekliyorsun, bakıyorsun hayal ediyorsun ama deniz aynı deniz yine. Şöyle yakışıklı bir prens kanatlı beyaz atıyla suyu yardırarak gelmiyor ya off bu hayalin de içine ettik. Ya dur dur az daha unutuyordum, ne oldu şu geçenlerde gördüğün ve sizin masayı kastederek armağan ettiği bir parçayı seslendiren gitarlı çocuk o ne oldu? Gelmiyor mu artık? İçin pek hoş olmuştu ilk gördüğünde. Nasıl derler hani bilirsin canım ya kıpır kıpır, şibildek sular gibi. O an neden bir elini diğer eline kapatmıştın hatırladın mı? Belki bilmeyerek yapmıştın bunu. Elin, parmağında şimdi olmayan o yüzüğü hatırlamıştı. Hayır canım benim çaldığı şarkı sizin aşk şarkınızdı evet ama bu sadece bir tesadüftü. Nihat gideli 5 ay oldu. Neden unutmuyorsun ki onu. Bırak gitsin çıkar at kafandan. Hiç dönüp aradı mı seni bu güne kadar, senin taktığın şeye bak. Şimdi gününü gün ederken sen hala elinde tuttuğun, ya da tuttuğunu sandığın bir avuç hatırayla bunu canlı tutmaya çalışıyorsun. Elbette tut, anılara saygım var ama bun senin canını yakacak dereceye gelmediği sürece. Sana bir mektup yazmıştı hani hatırlarsan dur bakayım ne diyordu. Senin için okumamı ister misin? "Hani sabah güneşi en sıcaklığıyla dünyaya vurur da çatı katının penceresinden balkona çıkarsın da kollarını iki yana kocaman açarsın ya, ısınan bedeninle tatlı tatlı esnersin ya öyle alıyorum seni içime, öyle özlüyor öyle benimsiyorum her sabah. Uyandığımda seni sevmeye başlamak kaldığım rüyalara devam etmek her an her saniye bir yenisini eklemek öyle güzel ki. Çeşme başında su bidonunu akar gür suyla dolduran kadın gibi içimi senle, senin sevginle dolduruyorum her anımda. Seni sevmeyi seviyorum. Her gün bu aşkı silip yeniden aşık oluyorum sana. Gerilere gidip gidip hızla koşarak kucaklıyorum hayallerimde hep seni. Böyle kocaman kocaman, küt diye çarpışırcasına sarılıyorum her daim. Bir masal dünyası sanki bu, dünyada cennetten açılan bir kapı yüreğimin derinliklerinde. Sıcaklığınla her geçen gün artan, yüzüne hele ki o tatlı gülüşünü gördüğümde çıldırırcasına atan yüreğimle seviyorum seni. N zaman seni özlesem insanlardan kaçıp gitmek geliyor içimden bir başıma kalmalıyım. Gözlerimi kapatıp seni düşünmeli, yaşadıklarımızı veya yaşamadıklarımızı bir bir başa sarıp izlemeliyim bu sevda filmini. Ne ruhum ne seni özleyen bedenim bitmek bilmeyen bir özlemle yanıyor. Aç bir kurt gibi sürekli beslemek zorunda kalıyorum. Senle beslerken öyle masum ve biçare ki. Kolum kanadım kırılmış bir melek gibi önünde eriyorum gördüğümde. O kısacık anlarda, yanında bile seni özlemek var ya, koştururcasına akıp giden zamanı durdurmaya çalışmak var ya çok kötü sevgilim. Neden sana hasret olduğumu şu anlarımdaki gibi yavaş ilerlemez ki. Neden sana daha fazla bakmamı, bir kaçamak da olsa eline dokunmama izin vermez ki. Binlerce sevgi tuğlasıyla örüyoruz aşkımızı kimsecikler dokunamayacak değil mi bir tanem. Seni çok seviyorum" Ne o, gözlerin doldu bakıyorum. Tıpkı dinlediğin o müzik gibi bu da içini yakıyor değil mi? Yok yakmıyor hatta kavuruyor. Sadece bu mu/ Hayır. Sokakta el ele tutuşup birbirlerine sarılmış sevgililer, tıpkı bir zamanlar sizin oturduğunuzu gibi boyası gitmiş bankın üzerinde diz dize sanki bir pelüş halının üzerindeki gibi oturan ve dünya umurunda olmayan şu sevdalılar gibi. Nerden nerelere geldik bak işte. Bir yandan bunları hatırlattığım için bana kızıyorsun belki ama bir yandan da hadi biraz daha fazla ondan bahset dediğini de bal gibi biliyorum. Ama bu kadar yeter bu günlük ondan konuşmak. En çok neye seviniyorum biliyor musun. Aşkınız tıpkı başladığı gibi tertemiz bitti. O akşamı çok iyi hatırlıyorum. Dün gibi aklımda hala. Şafak kızlığıydı, hep buluştuğunuz parkın karşısındaki kayalıkların üzerine öperek bırakmıştınız söz yüzüklerinizi. Dalgalar alıp gidecekti benliğine bu altın halkaları da sonsuza kadar saklayacaktı biten aşkınızı. Birbirinizin yanağın tatlı tatlı okşamıştınız. İç dünyanızda kopan fırtınaya rağmen zoraki de olsa bir gülümseme ile ayrılmıştı yollarınız. Arkanızı döndüğünüzde ne o, ne de sen göz kapaklarınızdan sızar gibi akan yaşlarınızı gizleme gereği duymadan ve bir daha geriye bakmadan yürüyüp gitmiştiniz. Son bir kez bakmayı çok istemiş, ama göz göze gelmekten korkmuştun. Kim bilir belki o da aynı hislerle arkasına bakamadı. Biriniz 18;30 vapuruna , diğeriniz kırmızı boyalı 38 numaralı otobüse binip gitmiştiniz. Hatta içini yakan buğrandan kurtulmak ve kendini boğuluyor gibi hissettiğinden vapurun verandasına çıkmıştın da, kendilerine atılan simitleri kapmaya çalışan martıların çığlıklarını bile sana gülüyorlar sanmıştın. Ne o şimdi eve gelince tüm o parıltılı gündüz rüyası bir anda Külkedisi masalı gibi bitiverdi değil mi. Bak kalakaldın evde tek başına. Yemeğini kendin ısıtacaksın, tek arkadaşın televizyonun olacak tüm gece. Biraz camın önünden geçen insanları izleyip, sesini unuttuğun cep telefonuna hadi çalsana diye yalvaracaksın. İnsanlar sana öyle uzak ki. Yoksa sen mi onlara uzaksın. Hepten sen koparmadın mı arandaki bağları. ...... Ben kim miyim! ne mi karışıyorum senin hayatına? Bu nasıl bir soru böyle? Ben; eve geldiğinden beri iki saattir önünden ayrılmadığın aynadaki senim. Ben senim sevgili dostum. Senin söyleyemediklerini, kaçtıkların, dile getiremediğin kendi dünyanı sana anlatan, sana söyleyen aynadaki senim.
|