|
Kum Dağı�nın Gizemi Simu; uykusunu kaçıran şeyin ne olduğunu bilmeden, gökyüzünün karanlık kollarında süzülmeye başladığında vakit gece yarısını çoktan geçmişti. Uzun kanatlarını alabildiğince açmış, tüysüz kanat derisini yalayan rüzgara kendi bırakmış aşağıdan yükselen hava akımıyla sakince süzülüyordu. Kum Dağları�nın eteklerine geldiğinde deniz üzerindeki yakamozları izledi bir süre. Ardından saraya doğru pike yapıp, yüksek burç kulelerinin yanından geçti. Saray, kendi halinde sessiz ve derin uykudaydı. Onun bazı geceler böyle huzursuzlandığını bilen muhafızlar önemsemediler bile. Simu, sarayın etrafının kolaçan ederken az önce geçtiği kulenin uç penceresinde titrek bir mum alevi görüp görmediğinden emin olmak için geri döndü. Yanılmamıştı. Bu küçük Tamara idi. Bir zamanlar sarayın maskotu haline gelmiş Tamara, şimdi genç bir kı olmuştu. Simu, bir zamanlar onun, kuyruğuna ipler bağlayıp onu maskara haline getiren ama bir türlü kızamadığı Tama� ya baktı. Tek bir mumun eriyip neredeyse dibe vardığı şamdanı kesme taşın üzerine koymuş, elleri yanaklarının iki yanında o da denize, belki dedenizin ötesinde bir yerlere bakıyordu. Öyle dalmıştı ki düşüncelere, ara sıra esen rüzgarın saçlarını yüzüne getirmesine bile aldırmıyordu. Geniş kanatları yakamozlar ile onun arasına girdiğinde bir an irkildi ve geriledi. Eski dostunu görünce; -�Sen miydin Simu, bir an dalmışım beni korkuttun� dedi usulca, arkada uyuyan babasına duyurmadan. Korkutmak mı der gibi başın yana evirince Tamara da �tamam tamam iyi dalmıştım senin bir suçun yok� diye karşılık verdi. Bu söz üzerine koca kanatlar yine havayı dövmeye başladı, o havalanırken mumda söndü. Tamara tekrar mumu yakmak için yeltenmedi ve içeri giren dolunayın ışığı ile el yordamıyla yavaşça kapıyı açtı. Ses çıkarmamak için ayağındakileri çıkararak kulenin çatsına çıktı. Burada genelde nöbetçiler olmazdı. Zaten bu kuleler sarayın en yüksek noktalarında olduğu için, kara ejder savaşından beri nöbetçi çıkarılmıyordu. Kendisini durduracak kimse olmadığı için rahatça uç kısma yürüdü. Onun orda olduğunu biliyordu. Etrafına bakındı ama göremedi. usulca �Simuuu burada mısın cevap ver lütfen� diye seslendi. Sözlerini yeni bitirmişti ki ensesinde kükürt kokan sıcak bir nefes hissetti. Ordaydı elbette. Geri döndü ve ona � gidelim Simu, hemen şimdi gidelim, Kum Dağı�na gidelim, beni oraya götür�. Bir kanadını eğerek onun sırtına binmesine izin verdi. Tamara onun sırt çıkıntılarına sıkı sıkı tutunduğunda Simu kuleden derin uçurumu andıran boşluğa kendini bıraktı. Normal bir insanın bile midesini ağzına getirecek kadar hızlı bir pikeden sonra koca kanatlar gemi yelkeni gibi açıldığında düşüş ivmesiyle yine hızlı bir yükseliş başladı. Yol üzerinde bulunan sis kaplı mezarlığın üzerinden geçerken içini bir hüzün kapladı. Aşağıya bakmamak için gözlerini sımsıkı kapatsa da, düşüncelerini kapatamadı bir türlü. O savaş bir çok kişi ile beraber sevdiği bir çok insanı da almıştı ondan. Ne küçük bir çocuğun yakarışları, ne de umutlar, ümitler bunu engelleyememişti. Sanki yüreği kanarcasına gayri ihtiyari kalbini tuttu. Ağzından birkaç kelimeydi dökülen sadece ama Simu bile duymadı. Hızla esen rüzgar o cümleleri dudaklarından alıp geçiverdi öylece. Ardından dudakları kapandı. �Ah ! Yaşam Pınarı; gece karanlığında bile suları nasıl parlıyor, nasıl gürültülü akıyor şelaleleri. � Simu, onun duygulandığını fark ederek biraz aşağıya süzülüp yavaşladı. Tamara onun üzerinde doğrulup ayaklarıyla kendini dengelemeye başladığında, şelaleye doğru süzüldü. Pençeleri suya değercesine alçaldığında Tamara o an çağlayandan gelen milyonlarca çiğ tanesiyle kucaklaştı. Damlacıklar dudaklarına saçlarına, kirpiklerine yapıştı. Gözlerini açtığında pınar çoktan geride kalmıştı bile. Aralanan sis perdesinin hemen ardında Kum Dağı görüldü. Dağ olurda bir efsanesi olmaz mı , elbette bu dağında, isminin de bir efsanesi vardı. Dağın tam zirvesinde orta kısmında bir krater ve kraterde biriken yağmur sularıyla beslenen bir göl vardı. Kum zemin üzerine yumuşak bir inişten sonra Tamara aşağı atladı. Çok uzun zaman olmuştu buraya gelmeyeli. Yürüyerek göle vardı ve eğilip suyu avuçladı. Avuçlarına aldığı su dökülürken parlak bir sıvı haline geliyordu ama nedense gölde iken bildiğimiz sudan farksızdı. Parlak ışıklar gibi parlayan suyun parmak aralarından kuma dökülüşünü izledi bir müddet. Yerden birkaç taş alıp, suya atmak istedi ama önce dönüp Simu� ya bakmak ihtiyacı duydu içinden. Baktı da. Simu başıyla onu onayladığında kolunu olabildiğinde gerip taşı göle fırlattı. Ardından iki ve üçüncü taşı da. Gecenin dinginliğinde suya düşen taşların sesinden başka bir hareket yoktu. Olanlara bir anlam veremediğinden olsa gerek tekrar neler olduğunu anlamak için Simu� ya döndü. Simu, hiç kıpırdamadan sabit olarak ona bakıyordu. Hiçbir şey anlamadım dercesine ellerini kaldırmıştı ki,geriden gelen ürkütücü bir soğuk bir esinti uzun saçlarını önüne düşürdü. Ayaklarına baktığında kendi gölgesinin oluştuğunu gördü. Işık arttıkça da bu gölge kısalıyordu. Gölgenin kısalması demek, arkasındaki her ne ise yükseldiğinin işaretiydi. Simu, yine donmuş gibi kıpırdamadı, sadece baktı ve yine baktı. Zaten yapabileceği bir şey de yoktu. Hala havada kalakalmış kollarını indirmeden usulca geriye döndü. Gördüğü manzara karşısında bildiği tüm duygular birbirine girdi adeta. Kafasında geçen düşünceler oradan oraya ışıkta körleşen yarasalar gibi çarptıkça, dudakları titredi. Sesi çıkmasa da içinden çığlık atarcasına Simu�ya seslendi. �O gelirdi değil mi? ne zaman dostunu yalnız bırakmıştı ki sanki, hadi Simu; gel, geeeeel� ama ne bir ses, ne bir tepki alabildi ondan. Şimdi yüz yüze ve tek başınaydı. Silahsız ve savunmasız. -�Ama, ama bu, bu gerçek olamaz!� diyebildi sadece. (Devam edecek... ama hikaye değil Tamara yaşamaya)
|