|
Pazartesi, 03 Ekim 2005  Gecenin kör karanlığını yırtan gök gürültüsü ile uyandığında, odasının penceresinden dışarı baktı. Gökyüzünün derin koyuluğunun içinden gelen binlerce damla, sarayın taş duvarlarını dövüyordu. Yağmur; yağmur belki de gökyüzünün ağlamasıydı. Tıpkı gözyaşı gibi. Bir an için insanın hiç ağlamamış olsaydı nasıl duygusunu dışa vurabileceğini geçirdi aklından. Bu korkunçtu. Akmayan ya da tutulan gözyaşı mutlaka kendine bir yol bulacaktı elbet. İçe akacaktı, geçtiği her yeri yakıp, tahrip ederek. Damarlara karışıp paramparça ederek. Ağlamadan önceki bu sıkıntı ondan olsa gerek. Hani bir şey yükselip gelir ya derinlerden, kalp hızla çarpar, kimsenin görmediği bir yerlere kaçmak isteriz ya, bu öyle bir duygu işte. Beden denen muamma bunu içinde tutmak istemiyor, o da biliyor kendine yukarıdaki gibi zarar vereceğini. Gök bile tutamıyor ki bu ağırlığı, onca heybet ve özgülüğe rağmen, insan niye tutsun ki? Ağırlığını bırakmak, yeniden doluncaya kadar masmavi kalmak, gözlere ve gönüllere umut olmak, seyr-i derya olmaktır arzusu. Bazen nisan yağmurları gibi gelip geçici, bazen de bu gece gibi olanca haşmetiyle yağmalı. İnsanın da gözyaşı eğer çoksa ve dolduğunda nasıl ağlarsa, tıpkı gökyüzü de yıldırımları ve gök gürültüsüyle hıçkıra hıçkıra ağlardı. Ard arda yakına düşen yıldırımların ışığı ortalığı aydınlattığında, sahil kenarında bir hareketlilik ve muhafızların parlak zırh parıltıları dikkatini çekti. Borda pelerinin eketlerini önünde toplayarak dışarı çıktı. Gökyüzü sanki delinmiş gibiydi. Çizmeleri bileğine kadar batan çamurda yürürken, gözlerini açmakta bile zorlanıyordu. Saçları ıslanıp düzleşmiş ve alnına yapıştığından önünü görmesi için ikide bir de düzeltmesi gerekiyordu. Uzun boylu ve epeydir orda dikildiği belli olan ilk muhafıza �daha çok var mı?� diye sordu. �Birkaç kişi daha kaldı sanırım, diğerlerinin hepsi sağ salim kıyıya döndü� diye cevap verdi. �Altında her damlan bir kor gibi bağrıma düşerken; sen ağlarsın da, ben sakin mi dururum be ey sevdiğim!� dercesine deniz de ona karşılık veriyordu. Onun da yüreği kabarmış, amansız algalarla sahili dövüyordu. Gök ve deniz, devlerin aşkı gibi tutkundu birbirine. Ta ki yaşam var olduğundan beri. Büyük dalgaların savurduğu iki beyaz kayık kıyıya vurduğunda diğer muhafızlarla beraber o da koştu. İçindekiler neredeyse parçalanacak kayıktan son güçleriyle çıktılar. Saray muhafızlarının kendilerine koştuğunu belki gördüler, belki görmediler ama, ikinci adımlarında yağmur ve deniz suyu karışımıyla ıslanmış kumsala düştüler. İki muhafız onları yerden kaldırıp omuzuna attıklarında yüzlerinin gülümsemesini farketti. İkisi de çıplak ayaklı , dudakları gecenin soğuğunda neredeyse morarmış ve deniz suyundan parmakları buruşmuştu. Dönüşte zor bir yolculuk olduğu her hallerinden belliydi. Gece boyunca saraya bu insanları taşımaktan yorulmuş ve burun delikleri iyice açılmış yaşlı iri katanalara yüklendi ikisi de. Araba gelmeyecek kadar kötü yolda, muhafız önde yürürken, yularlarından çekerek gözden kalboldu. Biraz sonra gelen ikinci büyük dalgada tekrar umutla koştular sahile. Vardıklarında buldukları tek şey, dalgayla birlikte bir ileri bir geri yuvarlanan ahşap bir sandalın parçalanmış küpeşte parçasıydı. Eğilip eline aldığında ismi gördüklerinde hepsi öylece kalakaldı. Ne denizin sesi, ne gökyüzünün gürültüsü. An geldi nefesler tutuldu. Yüzler, hiçbir duyguyu ifade etmeyecek kadar donuklaştı. Bu olmamalıydı. Adaya gidenlerin yolculuğu böyle bitmemeliydi. Hani imkan olsa, uzun ve ağır kılıçlarını çekip, zamanın çarklarının arasına sokup durduracak, belki geri getirmeye çalışacaklardı ama nafile. Bırakın kılıçları kaldırmayı elde olan kılıçlar bile düştü. Bir muhafızın kılıcı ancak savaşta ölünce düşerdi. Bir de şimdi düştü işte. Biçare bağırışları dalgalar ve rüzgarlarda kaybolup gitti. Cevap gelmeyeceğini bile bile seslendiler uzaklara, bir şeyler duyar gibi oldular ama aslında tek duydukları kaleden yansıyan kendi sesleriydi. Adalar herkesin kendi özeliydi, hiçbir muhafız bu adalara gidemezdi. Böyle bir şey hem ayak hem sayısızlıktı. Yıllardan beri saray halkı bu adalara gidip gelirdi. İnsanın adaya ne zaman ihtiyaç duyacağı belli olmaz ki. Bazen yükümüz o kadar ağırdır ki, ne gecenin haşmetine, ne denizin kudurmuşluğuna, ne de yağmura aldırmadan gideriz, tıpkı bu yolcular gibi. Apansız ve ani gidiş gelişler. Sabahın ilk ışıkları saraşy duvarıyla oynaşırken, uzun gümüş yakut kaplı borazan çalmaya başladı. Yedi muhafız, kalenin en yüksek yerinde, burçsuz düzlükte kısık gözlerle ufka bakıyordu. Muhafızlardan biri gelip diğerlerinin deri kayış ve kuşamlarını kontrol etti. Hiç birinin üzerinde ağır metal zırh yoktu bu sefer. Bu gümüş yakut borazan sesi uzun zamandır duyulmamış olsa gerek saray halkı aşağıda toplanmış, merak içinde bekleşiyorlardı. Muhafızlardan hiç kimse konuşmuyor ,sadece bakıyorlardı. Aadan bir müddet geçmişti ki uzun saçlarının kıpırtısı ve gözüne düşmesini önleyen deri bağcıklar sallanmaya başladığında geldiklerini anladılar. Aşağıdan küçük bir çocuğun bağırtısı bozdu sessizliği. �Geldiler, geldilerrrr� İki kanat arası açıklıkları on metreden fazla tam yedi mavi kraliyet ejderi, yalarcasına üstelerinden geçerek vadiye doğru süzüldüler. Aşağıdaki kristal gölün üzerinde geniş bir yay çizerek bulundukları kulaye doğru kanat açtılar. Aşağıdaki küçük çocuklar evde aile sohbetleri arasında dinleyerek büyüdükleri bu ejderleri ilk defa görüyorlardı. Yarım yamalak dönen dilleriyle �Simuuu, Simuuu� diye tezahurata başlamışlardı. İlk ejderin bilek kalınlığındaki arka ayak penceleri, taş zemini kavradığında yavaşça kanatlarını kapattı. Diğer altı mavi ejder kule etrafında dönmeye devame etti. Lider ejder olan Simurg o çirkin koca dişli yüzünü öyle bir yumuşattı ki, muhafız bir an için onun gülümsediğini bile düşündü. Simurg kabarcıklı gözkapaklarını kapadı ve boynunu ileri doğru muhafızın ayakları dibine uzattı. Bu bir nevi boyun eğme ve saygı işaretiydi. Muhafız elindeki ince zincir örme eldiveni çıkararak sağ elini onun başına koydu. Bir süre hiçbir hareket olmadı. Bu iki eski dost sanki düşüncelerinde birbirine hal hatır soruyordu. Muhafızın yüz kasları gevşedi ve gülümsedi. �Hoş geldin Simurg ! Ne kadar uzun zaman oldu değil mi? Seni çok iyi gördüm yaşlı kanat, bak yaraların bile iyileşmiş�. Simurg geçen yıl kara ejderle yaptığı savaşta aldığı yarayı hatırlayınca başını kaldırıp alev saçarak bağırdı. Bu sivri diş ve korkunç pençelerle resmedilen çirkin yüzlü hayvanın tız ve yırtıcı sesi karşısında muhafızlar bile ister istemez birer adım geriledi. Sesi duyan çocuklar annelerinin arkasına saklandılar. Muhafız ejderin boynunda kalın zincirle asılı duran parlak taşın küçüğünü cebinden çıkararak kendi boynuna astı. Ardından gözlerini kapatıp, Simurg�un boynundaki taşa elini koydu. Simurg kristal sayesinde söylenenleri anlayabiliyordu. Koca ejderin ikiz kalp atışları o kalın derisinden bile hissedilir olmaya başladığında muhafız söze girdi. �Maalesef öyle Simurg, çok geç olmadan bir an önce onu bulmalıyız� Üzerinde muhafız olduğu halde ağır kanat darbeleriyle havalandı Simurg. Ardından diğer ejderler de onun kalktığı yere sırayla inerek diğer muhafızları aldılar. Ters ve şeklinde bir süre sahil boyunca uçtular, denizin bütün gece kıyıya sürüklediği onca şey üstünden geçtiler. Simurg kanatlarını çırparak yükseldi, yükseldi. Ardından kanatlarını olabildiğince düz açarak deniz yüzeyini araştırmaya başladılar. Yedi mavi ejder birbirinin biraz gerisinde yan yana kol uçuşunda aramayı sürdürdüler. Ama nafile. Hizç bir iz yoktu durgun denizde. Aradan bir süre geçti, umutlar tam tükenmeye başlamıştı ki, en uçtaki biraz daha genç ejderin ince sesi duyuldu. Muhafızlar o yöne baktıklarında, o çoktan dalışa geçmişti bile. Ardı sıra koyuldu diğerleri de. Biraz dikkatle bakınca gittikçe yaklaştıkları deniz yüzeyinde küçük bir karaltıdan bir parlama fark etti onlarda. En nihayetinde ona ulaşmışlardı ama yaşayıp yaşamadığı hakkında hiçbir fikirleri yoktu. O sandalın iri bir parçasına sıkı sıkıya sarılmış, başı su yüzeyine yakın durur halde kıpırdamıyordu. Gece ve soğuk deniz suyunun etkisiyle kasılmış kalmış olabileceğini düşünmeden edemedi. Kim dayanabilirdi ki bu zorluğa. Bulundukları böle kara ejderlerin bölgesine yakın olduğundan diğer ejderler koruma için havada daire çizerken Simurg kanatlarını çırparak hızını kesti. Kocaman iri pençeli arka ayakları kazazedeyi sarıldığı ahşap sandal parçası ile ondan hiç beklenmeyecek naziklikte kavradı. Simurgun bütün kasları kasıldı ve olanca gücüyle kanat vurdu. Endişeli bekleyen saray doktorları, geldiklerini haber veren borazan sesiyle ellerinde malzemeler olduğu halde koştular. Bakıcılar korkularından Simurg kazazedeyi yüksek kule zeminine bırakıp tekrar havalanıncaya kadar yaklaşamadı. Ona ilk müdahaleyi yapan doktor yüzünü ekşiterek �hemen aşağı getirin, nabzı çok zayıf, hala yaşıyor ama durumu ciddi� diye bağırdı. Simurg ve beraberindekiler aşağıdaki büyük göl kenarındaki geniş düzlüğe konduklarında, meraklı çocuklar çoktan surlardaki yerini almışlardı bile. Birbirlerine muhafızlar gibi bir gün kendilerinin de onlara binip savaşacaklarını anlatıyor, bir yandan da hayal kuruyorlardı kendi dünyalarının yettiği ölçüde. Hani sevinçlerimizi kursağımızda bırakırcasına hızla geçiveren zaman var ya, işte onun geçmekte inat ettiği zamanlardan biriydi şimdi yaşanan. Doktorlar içeri kimsenin girmesine izin vermedikleri gibi, arada koşarak girip çıkanlar da bir şey söylemiyordu. Bu arada tıpkı genç annede olduğu gibi toplanan kalabalık arasına bu sefer yedi muhafız katılmadı. Kimisi kılıcının kabzasını çeviriyor, kimisi belki onlarca kez bağlayıp söktüğü meşin göğüslüğü ile vakit geçirmeye çalışıyordu. Neden sonra kapı aralandı. Sarayın baş doktoru sakin adımlarla ona doğru yürüdü. Muhafızlar hemen onun etrafında toplandılar. Doktor birkaç dakika daha böyle suskun kalsa neredeyse hepsi boğazına sarılacaktı ki yaşlı adamın gözleri küçüldü, dudakları aralandı. İlk sözden önce, ilk gözyaşı sarı granit üzerine düştü bile. Çok üzgünüm onu kaybettik, inanın elimizden geleni yaptık çocuklar�. Geniş salon bir anda daraldı, daraldı daraldı. Kalp atışları bile göğüs kafesini zorlayacak hale gelmişti ki, muhafız yumruğunu sıktı, kemiklerinden sesler gelene kadar sıktı. Dişler çene kasına baskı yapacak kadar birbirine geçti. İçlerinde o kadar büyük bir basınç vardı ki, doktor onlara yukarıdaki töreni hatırlattı, kasları gevşedi hepsinin. O günden sonra muhafızlar sırayla onun ziyaretine gittiler. Aradan bir süre daha geçti. Kapı yavaşça takırdadı. -Merhaba -Merhaba -Nasılsın? -Biraz daha iyiyim, sen nasılsın? -İyiyim sağol seni çok merak ettik işte. Yalan söylüyordu. Daha doğrusu yalan değil ama iyi olmadığı halde iyi görünmeye çalışıyor, bir nevi yıkılmadığını ima ediyordu. Kale gibi sağlam bu bünye aslında şu an kağıttan kaleler gibi narin ve güçsüz, bir dokunuşta yıkılacak kadar zayıftı oysa. Her ikisi de bunu bilerek nasılsın kelimelerini bir kenara bırakarak, havadan sudan konuşmaya devam ettiler. Bakıcı onun artık dinlenmesi gerektiğini söylediğinde, muhafız onun kendisiyle gelmesi için elini tuttu. Bir anlam verememişti ama denileni yaptı. Tül terliklerini ayağına geçirerek yarı aksak bir şekilde muhafızın koluna tutunarak camın önüne kadar ilerledi. Her zaman gördüğü manzaraydı gördüğü. Anlamsız bakışlarla muhafıza baktığında �doğru şeyi görmek için doğru yere bakman gerekir� dedi ve yeniden bakmasını istedi. Başını tekrar çevirdiğinde bu sefer yere değil yukarı doğru bakmıştı ki, yüzü birden sevinçle aydınlandı. Muhafıza dönerek �bu , bu gerçekten omu?� diye sordu heyecanla. -�Ta kendisi! � diye cevap aldı. Camın kenarlarına tutarak var gücüyle seslendi. �Simuuuuuuuuuu� O da tıpkı çocuklar gibi seslenirdi ona eskiden. Simurg hızla pencerenin önüne geldi, öyle hızlı geldi ki, muhafız onun bir an duramayıp çarpacağını sandı. -�Seni çirkin şeyyyyyyyyy, nerelerdeydin sen haylazzzzz� dedi. �Onca zamandır neden gelmedinnnnnn� Bu biraz sitem, biraz özlem harmanı tatlı bir bağrışmaydı. Simurg�da onu özlediğini belli etmeye çalışıyordu. Ama sadece hareketleriyle. İkisi de o an bir insan olmanın erdemi olan konuşmanın ne kadar önemli bir şey olduğunu bir kez daha anladılar. Kainatta insanoğlundan başka hiçbir canlı acısını veya sevincini insan gibi dile getiremiyor, konuşamıyor, haykıramıyordu. Buna gülmek ve ağlamak da dahildi elbette. Bu sevince heyecanı daha fazla dayanamayıp bacakları titrediğinde, son anda muhafız onu yakaladı. Bakıcının yardımıyla yatağına yatırdılar. Bakıcı onun yastığını düzeltirken yere düsen ipek kırmızısı bir bez dikkatini çekti. Eğilip aldı. �Hayret demek onca sene sakladın bunu� dedi. Bu onun çocukluğunda, Simurgun eğitimi esnasında ona verilen başarı armasıydı. O sabırla, sevgiyle ve inatla bu dik başlı ejderi uysal bir kediye çevirmişti. Heyecanın normaldi. Kraliyet ejderleri çok önemli bir konu olmadıkça çağrılmadığından uzun zamandır onu görmemişti. Muhafız odana çıkıp yavaş yavaş merdivenleri tırmandı. Ara salona gelirken, uzun lotus sütununu dönmemişti ki, iki Zu�nun konuşmalarını duydu. -�Bunlar kendilerine bir masal dünyası kurmuşlar, hayal aleminde yaşıyorlar� Karşısındaki Zu biraz bu lafa içerlemiş olacak ki, kaşlarını çattı ve ona cevap vermedi. Konuşan Zu başını çevirip muhafızı gördüğünde bir an kendilerini duyup duymadığından emin olamadı. Muhafız; -Demek biz hayal dünyasındayız öyle mi? Peki dinle bakalım o zaman! �Çok güzel bir masalmış, teşekkür ederiz, katip amca� Çocuklar güle oynaya yaşlı saray katibinin yanından ayrılırken, o da kalın kahverengi ciltli, iplerle sağlamlaştırılmış masal kitabını rafta ait olduğu yere yerleştirdi. Yaşlı katip de tıpkı anlattığı masaldaki gibi kendisi de bir muhafızdı bir zamanlar. Son amazon saldırısından sonra ağır yara aldığından dolayı ayrılmak zorunda kalmıştı. Çocukların bir hikaye gibi dinledikleri masal onların bir zamanlar yaşamlarını derinden etkiyen gerçek bir savaştı aslında. Gününün büyük bir çoğunluğunu , özellikle öğleden sonralarını gelip bu kütüphanede geçirirdi. Çocuklara göre o tam bir kitap kurduydu ve ne yapar ederler onu bir anlık yalnız yakalasalar hemen masal anlattırırlardı.ah; yere dökülen parşömenleri kucağının altına sıkıştırarak kütüphanenin kapısını yavaşça kapattı ve uzun koridora yöneldi. Ana salona girişte iki Zu ile konuşan muhafıza bakıp eski günlerini hatırlamadan edemedi. Başıyla tebessüm edip geçerken selamlaştılar öylece, konuşmadan. Muhafız elleri belinde karşısındakine biraz da sinirlice bir şeyler anlatıyordu. �Demek bir masal ha� diye başladı tekrar söze. �İyi bakın buradaki tek masal az önce yanımızdan geçip giden yaşlı Obah�ın anlattığı masallardır. Onlara bile masal demeye cesaret edemezsiniz. Kuzum siz gerçek dünyanızda hiç sevmez, ağlamaz, gülmez, arkadaşınız için üzülmez, yardım elinizi uzatmaz, bir lokmanızı paylaşmaz mısınız siz?��Elbette muhafız, bunları kim yapmaz ki� �İyi bunları biz burada da yapıyor ve hepsini yaşıyoruz. O zaman siz mi asıl dünyadasınız, biz mi gerçek dünyada. NE fark eder aynı hisleri yaşadıktan sonra söyler misiniz? Aynı amaç aynı güzellik için bir araya gelmiş onca insanın hayalini böylece acımasızca buzlu sulara atmak ne haddenize. Eğer böyle bir soruyu sormayı kendinize reva görüyorsanız, bence nerede durduğunuzu bir kere daha gözden geçirmenizi tavsiye ederim. Eminim ki o zaman yanlış yerde durduğunuzu anlayacaksınız.� Pelerinini savurup yürüdü gitti, cevap bile beklemeden. Bu oldukça sert ve soğuk bir cevaptı ama Zu�lar da hak etmişti. Bir Zu, Zu gibi düşünüp hareket etmeli konuşmalıydı.
|